Resim

Resim
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2011 Cuma

İspanyol Pansiyonu

          Dün bir arkadaşımın paylaştığı bir yazıda ismi geçen bu filme her nedense (belki isminden dolayıdır bilmiyorum) kanım kaynadı ve bünyemde acayip bir merak hasıl oldu.
          Hemen filmi internet üzerinden bularak izlemeye başladım.Tabi altyazı bulmak biraz zor oldu nitekim filmde kullanılan dil sayısı 7!En son bulduğum altyazı da filmle çok uyumlu değildi,sürekli düzenleme yaparak izlemek zorunda kaldım ama yine de film buna değdi.
          Film özetle Erasmus programına katılan bir Fransız gencinin bu büyük macerasını ve bu sırada yaşadığı ilginç durumları konu ediniyor.İçim rahat bir biçimde söyleyebilirim ki kesinlikle amaca ulaşan bir film.Bence yönetmen veya senarist hatta belki de ikisi de Erasmus'u yaşamış insanlar olmalı.Bu kadar gerçekçi bir biçimde anlatabildikleri için.
          Filmi izlerken Erasmus dönemlerim aklıma geldi çokça,sık sık kıkırdadım olduğum yerde bazen de endişeli bir ifadeyle seyrettim.
          Filme bu kadar kanımın kaynamasının bir diğer sebebi de tabii ki filmde 2 ya da 3 kez duyduğumuz Radiohead/No Surprises etkisiydi.Nitekim benim için yeri çok çok başka olan bir şarkıdır kendisi ve Erasmus dönemim boyunca sık sık kendimi bu şarkıyı dinlerken bulmuşumdur.
Gerçekten epeyce "eğlenceli" olarak tanımlayabileceğim bu filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.Özellikle Erasmus yapmış arkadaşlarıma o günleri hatırlatıcı küçük bir anı tadında olabilir.



Not:Almanca altyazılı bulabildim videoyu.Artık idare ediverin.

19 Temmuz 2011 Salı

Guguk Kuşu

        Epeydir kendimle çok uğraştım yazılarımda ve epeydir de bundan uzaklaşmak istiyordum.Bugün harika bir konu buldum kendime.Bir film hakkında.Filmin adı Guguk Kuşu (orijinal adıyla One Flew Over the Cuckoo's Nest)
        Uzun zamandır izlediğim en etkili dramlardan biriydi belki de.Öncelikle yine filmin isminin Türkçe'ye çevirisinde ne kadaar dikkatsiz ve özensiz davranıldığından bahsetmek istiyorum.Öyle ki epeydir dikkatimi çeken bu filmden sırf ismi çok saçma ve anlamsız geldiği için soğuyordum kendimce.Aslında Cuckoo ingilizcede hem guguk kuşu hem de argoda deli anlamına gelmekte,dolayısıyla filmin orjinal adında kastedilen hemen hemen "deliler diyarından biri geçti" civarında bir şey.Filmin adı başından beri böyle olsaydı ve ben onu bu ismiyle tanımış olsaydım her şey çok daha kolay olmaz mıydı sevgili film ismi çevirici amcalar,teyzeler?
Her neyse filmimiz mekan olarak bir akıl hastanesinde geçiyor.Bugüne kadar illa ki akıl hastanesinde geçen filmler izlemişizdir.Bunlar kimi zaman gerilim,kimi zaman dram filmleri olmuştur.Evet bu filmi de dram kategorisine rahatlıkla sokabiliriz ama ben daha önce izlediğim hiç bir akıl hastanesi filminde böyle ince espriler görmemiş,hayata dair küçük iğnelemelere rastlamamıştım.
        Filmimizin başrol oyuncusu olan Jack Nicholson aslında kaçık olup olmadığı tartışmalı bir bireydir.Bir kaç kez yaralama,reşit olmamış biriyle cinsel ilişki gibi suçlardan hüküm giymiştir.En son dönüp dolaşıp bu hastaneye gelmiştir,deli olup olmadığının araştırılması amacıyla.Bana göre kendisi deli değil fazla özgür ruhlu ve biraz da hiperaktiftir.Film boyunca akıl hastanesindekilere "içinde bulunduğunuz hayatı güzelleştirmek sizin elinizde" mesajı vermeye çalışmıştır.
        Filmin sonundaysa cadaloz hemşire Fletcher sayesinde artık o da onlardan biri haline gelmiştir.Ancak orada edindiği kızılderili dostu sayesinde bu çok uzun sürmeyecektir.
        Film Oscar tarihine damgasını vurmuş ve beş büyükler tabir edilen en iyi kadın oyuncu,en iyi erkek oyuncu,en iyi yönetmen,en iyi film ve en iyi senaryo ödüllerini toplamıştır.
        Filmin sonunda bizim Jack'i de hastalardan biri haline getirmek üzere yapılan bir müdahale var ki beni gerçekten derinden sarsmış ve etkilemiştir.Bundan sonraki yazım da onun üzerine düşüncelerimle ilgili olabilir pekala.Neden olmasın?

       Sonuç:İzleyiniz!Şiddetle tavsiye.


10 Mayıs 2011 Salı

Last Night (Geçen Gece)

        Epeydir bir film hakkında yazmıyordum dedim kendime.Son izlediğim film hakkında kendimce fikirlerimi yazıya dökmeye karar verdim.Malum,bugünlerde pek bi yazasım var,her şeye yazı konusu gözüyle bakar oldum.
        Efendim,yeni filmimizin adı "Last Night" .Bunu Türkçe'ye son gece diye çevirmişler lakin bence filmin konusuna da bakaraktan bunun geçen gece olarak çevrilmesi lazım gelmekteymiş ama hayret ettim nasıl olduysa bazı filmleri orjinal adının daha mantıklı olmasına rağmen kendilerinin daha uygun buldukları bazı farklı isimlerle sunmaktan geri durmayan bu "film adı çeviriciler" bunu nasıl olmuş da atlamışlar!
        Neyse.Filmimizin başrollerinde Keira Knightley ve Sam Worthington'u görüyoruz.Aslında filmimizin konusu özet olarak genç bir evli çiftin evliliklerinin 3. yılında yaşadıkları sadakat testi.Dolayısıyla 1'i kadın 1'i erkek olmak üzere 2 oyuncuya daha ihtiyacımız var.Bu rollerde de Eva Mendes ve (fransız yakışıklımız) Guillaume Canet bulunmakta.
        Filmin beni etkileyen yönü sanırım yaşadığım bazı olaylarla film öyküsünü bağdaştırabilmem.Bunun dışında kadın ve erkeğin "sadakat" anlayışları arasındaki farkı da objektif bir biçimde anlatabildiğini düşünüyorum.(Her ne kadar filmi izledikten sonra bu yazıyı okuyacak bir erkek okuyucu bunun hiç de objektif olmadığını düşüneceğini bilsem de objektiftir.Israr ediyorum sevgili okuyucu.Kendi objektifliğinizi sınayınız.)
        Filmin tek eksiği (bana göre) başrolde Keira Knightley'in oynaması.Tamam ,belki sevimli bir yüzü olabilir (o da belki) ama vücut? O da önemli be yapımcılar,be yönetmenler.Şimdi ben erkek olsam bir bakarım.Bir yanda küçük göğüslü(erik) , neredeyse bir kemik yığınından ibaret ama minik sevimli bir burnu ve öpülesi dudakları ve müthiş,tapılası İngiliz aksanına sahip Keira Knightley,diğer yanda tam bir latin,kışkırtıcı dolgun kalçalara sahip Eva Mendes.Seçimin ne olacağını bir kadın olmama rağmen gayet açıkça görebiliyorsam,bu oyuncu seçiminde bir hata vardır bence.şahsen Keira Knightley yerinde bir Marion Cotillard'ı görmek isteyebilirdim.(Zaten bence Guillaume Canet ve Marion Cotillard evlensin.)
      Yine de tüm bunların ötesinde filmin kurgusu hoş,izlenilebilirliği olan bir romantik film.Tavsiyemdir.Bir de bu şarkıyla aramda bir bağ kurdum nedense,hadi siz de dinleyin.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Ağır roman ağır gelirse!

         Epeydir pek çok kişiden duyuyordum seni sevgili Ağır Roman.Dün de hazır boş vaktim varken seni izlemeye karar verdim kendimce.
         Belki çok şey bekledim senden o kadar tavsiyenin etkisiyle,yahut bir gün önce Pulp Fiction'ı -3.kez de olsa- izlememin etkisiyle hayal kırıklığına uğradım.Belki de filmin vermek istediği,hissettirmeye çalıştığı o "ne aptalca!" hissini fazlasıyla hissettim içimde.Belki buydu beni bu kadar iten.
         Oyunculuklar özellikle Okan Bayülgen'in oyunculuğu gayet güzeldi tabi ki.Ama filmdeki insanların sert bi tabir de olsa "gereksizliği" beni çok itti.Böyle insanlar gerçekten var mı diye düşünmekten alamadım kendimi.Sürekli bunu sordum kendime ve kendimce bu karakterlerin gerçeğin abartılmış hali olduğuna inandım,inanmak istedim.
        Belki çekildiği yılla değerlendirirsek,o zamana göre fazla başarılı bir film.Belki hala başarılı çünkü bana bunları gerçekten hissettirdi,izlemek istemedim,bunları görmek istemedim,böyle şeylerin olmamasını diledim,beynim bunları reddetmek istedi.Herneyse.

19 Ağustos 2010 Perşembe

İranlı Kadın

Çok izlemek isteyip de bir türlü izleyemediğim filmlerden biriydi Persepolis.Birçok kez hakkında övgülerle bahsedildiğini duymuştum.Merakla izledim filmi ve gerçekten bütün bu övgüleri fazlasıyla hakettiğini anladım.Film İran devriminin bir özeti.Bu devrimin özellikle bir kadının hayatını nasıl etkilediğinin kısa hikayesi...Önceleri normal bir yaşantısı olan ailenin kadınları devrimden sonra tüm İranlı kadınlar gibi çarşafa bürünmek zorunda kalırlar.Bunu en ağır şekilde hisseden ise o dönemlerde henüz genç bir kız olan Marjel olmuştur.Devrimin üzerine bir de Saddam'ın İran'a saldırmasıyla İranda kaotik bir ortam hüküm sürmeye başlamıştır.Bu sebeple ailesi onu bu kötü ortamdan korumak istemiş ve Fransa'ya göndermiştir.Fransa'da kendini sürekli "yabancı" hisseden Marjel oraya ait olmadığı saplantısına kapılır ve İran'a geri döner.Özellikle bu dönüşten sonra İran'daki yeni otoritenin kadınlar üzerindeki baskıcı tutumu iyice hissedilir.Filmi izlerken bir kadın olarak ne kadar şanslı olduğumu,özgürlüğün her bir damlasının ne kadar da değerli olduğunu hissettm ve düşündüm.En ufağından sevgilisiyle elele dolaşmak kadının kırbaç cezasına çarptırılmasına sebep olan bir durumdu.Önüne gelen her erkek gördüğü kadının makyajına,türbanının düzgün olup olmadığına,çarşafının uzunluğuna veya pantolonunun darlığına karışma hakkına sahipti filmde.Bu o kadar onur kırıcı geldi ki bana filmi izlerken afakanlar bastı.Bir ulusun nerden nereye geldiğini çok çarpıcı biçimde gözler önüne seren bu film mutlaka izlenmeli.

25 Temmuz 2010 Pazar

How It Ends!


Devotchka...Çok yalnız,çok kırgın,çok umutsuz,çok çok çok mutsuz ve dipte hissettiğim bir gün izlediğim ve izledikten sonra "hayat yine de güzel." dedirten Little Miss Sunshine filminin müziklerini yapan grup...Çok sevdim sizi,iyi ki girdiniz hayatıma.Günümün akışını değiştirebilecek derecede içime işleyen müzikler yapan birkaç gruptan biri oldunuz evet.How It Ends dedin ve günüme umut,ışık kattın,Let's Go dedin ve hüznümü seninle yaşattın hatta her hüznün altından yeşeren yeni umutları anlattın bana.Herkese şiddetle tavsiye ederim.Mp3lerini bulmak zor,albümleri içinse en azından Ankara'da boşa gezmemekte fayda var.Ama kendi sitelerinden müziklerine ulaşabilirsiniz.Ya da Little Miss Sunshine'ın soundtrackinden de bulabilirsiniz.Bu arada film de izlemeye değer. http://devotchka.net/