Resim

Resim
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2011 Perşembe

Serenad-Zülfü Livaneli

Bu da kitabımızın kapağı.
          Bugünlerde kitaplara gömüldüm.Burada paylaşmaya değer bulduğum ilk kitabım Zülfü Livaneli'nin yeni çıkan romanı Serenad oldu.
          Serenad'da yine her zamanki Livaneli dilini ve onun akıcılığını görüyoruz.Çok hızlı kitap okuyan bir insan olmamama rağmen 3 gün içinde bitirdim romanı.Evet bu benim için bir başarı.
          Bunun dışında romanın ana temasına değinmek elbette ki lazım.Romanın temelleri ülkemizde son zamanlarda "nedense" bir anda peydahlanan milliyetçi çizgiye şaşkın ve üzüntülü gözlerle bakan düşünceler üzerine kurulmuş.Yıllardır halkların mutlu mesut,ara sıra didişmeli bir ilişki sürdüğümüz ülke azınlıklarıyla(kastettiğim Kürtler değil) son dönemde gelişen zıt gitme hatta düşmanlaşma gidişatına dönüşen ilişkimize kendi yorumuyla dokunmuş Livaneli.Kimilerinin fazla demokrat bulduğunu duyduğum (ve çokça üzüldüğüm) bu düşünceler sanırım benim de düşüncelerim ve bundan güzel ifade edebilir miydim kendi düşüncelerimi açıkçası bilemiyorum.
          Olay düzeni de epey sarsıcı kitapta.Zaman zaman gözlerim dolarak hatta yanaklarımda bir kaç damla yaşla okudum romanı.Ev ve aile durumu son derece kötü olan ve monotonlaşmış hayatında iş ve ev ikilemi içinde yaşayan bir kadın baş karakterimiz.Hayatına giren ve epeyce bir sırrı gövdesinde barındıran bir adam sayesinde değişiveren hayatını görüyoruz romanda.Bunun yanında o sırlar kişisinin sırlarına da vakıf olup şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleniyoruz.
          Şu sıralar ne okusam diyorsanız gerçekten memnun kalacağınızdan emin olduğum bir tavsiyedir bu kitap.

18 Şubat 2011 Cuma

"...Bırakıp gitsen,çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende.Geri dönsen, 'Ben seni hiç çağırmadım ki,' diyen bir erkek,zalim.
Ne zaman inansan aldatan,ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla,savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.
İtip kakardı insanı.Ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu.Çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen.Bunu bilmeyenler gelir geçer.Anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan,giderler.
Çok konuşur.Üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken.Kaşlarını çatar,aldırma.Sanırsın ki hep kavga ediyor.Sen de kızarsan işte o çok fena.Başa çıkamazsın,gazabının sonu yoktur.Gülümseyeceksin.Ne zaman ki sinirlendi,gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille: 'Yapma!'
Dökülür kızgınlığı.Sırtını okşayacaksın,çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar.Öyle tuhaf bir huyu var.Sana bile saldırsa,bilirse yine de onun için orada olduğunu,ağlar bile suçluluktan.Oğlan çocuğu gibi işte,tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.
Çok 'yani' der.Yerli yersiz.Neden dersen,anlaşılmayacağını sanır,ondan.Yani'leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir.Hikayesi çok karışık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için,hep anlamadığını düşünür.
Bir de durmadan,'Unuttum,' der, 'Bilmiyorum.'.Her şeyi hatırlıyor aslında alçak!Unuttuğu tek bir şey yok.Her şeyi hatırlıyor da, niye anlatsın?Neye yarayacak?
Bir gün öyledir,bir gün böyle.Kafasının tası atmışsa,derhal kendine bir sığınak bulacaksın,yerin altına kaç.Keyfi yerindeyse çık beraber Korniş'e,denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kasıp kavuran kendi değilmiş gibi tüttürür.(...)
İnsan kaybolmak ister çünkü.Bakma sen söylediklerine,insan kendini feda etmek ister.Bir acıda,bir sevinçte,bir kavgada,bir hikayede erimek ister.Başka türlü katlanamaz aslında kendine.O yeri; bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!..."

Elif Şafak/Firarperest

30 Ocak 2011 Pazar

Kürk Mantolu Madonna Üzerine...

     "  Sabahattin Ali’ye benzetilen, kendi hayatından süzülenlerle yarattığı söylenen Raif Efendi, bu türden dikenli tavırlarla kuşatılmış, derin iz bırakan karakterlerden birisidir benim için. Bir bankada mütercim olarak çalışan, hayata büsbütün yabancılaşmış gibi görünen bu bezgin, içe kapalı adam aslında hiç de göründüğü gibi değildir. Zaten kitabın ilk bölümünde onu tarif etmeye çalışan anlatıcı da sırlarına pek vakıf olamaz. Ancak ikinci bölümde hatıralarını yazdığı defterde, vaktiyle Berlin’de yaşadığı dramatik bir aşk hikâyesini kendini acımasızca tahlil eden cümlelerle anlatmaya başlar. Ve biz bu sayede onun hayatının geri kalan kısmında bir ‘hayalet’ gibi yaşamasına neden olan kadını tanımaya ve onun sayesinde kendini bu dünyada fevkalade lüzumsuz hisseden adamı anlamaya başlarız.

           Kürk Mantolu Madonna’yı okuyanların neden Maria Puder’den daha çok etkilendiğini bu yazı vesilesiyle kitabı tekrar karıştırırken fark ettim. O bir erkeğin küstah tahakkümünü, ‘ahmak gururunu’, kibirli bencilliğini ihtiyaç duyduğunda kadına has fettan tavırlarla taşıyabilen renkli, canlı bir karakter. Yazar, kadınların içinde gizlenen erkekle, erkeklerin içine sokulan kadını, durgun bir gölün sularına yansıyan gölgeli yüzler gibi resmediyor. Gücünü insanın çelişkili zaaflarından, korkularından alan bu iki karakter birbirini hem fena halde itiyor, hem de tuhaf bir şekilde çekiyor. Fazla açık ve sert konuştuğu için erkekler tarafından sevilmediğini düşünen hırçın bir kadınla, okuduğu romanların etkisiyle hayalindeki bütün kadınların vasıflarını tek bir kadında birleştiren, genç kızlara mahsus tavırlarıyla kendi yalnızlığının üstüne kapanan mahcup bir erkek. Onları buluşturan bu zıtlık ‘yalnızlıklarının’ sessizliğinde belirginleşiyor.  "
Yazının geri kalanı için http://www.izdiham.com/index.php/a-esra-yalazan-hayali-sevdalarin-cazibesi-ve-sabahattin-ali

14 Ağustos 2010 Cumartesi

"...'Bu da güzel,çok güzel,' dedi.'Dinleyin şu cümleyi : Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir,her acı bize yüksek bir aşamada bulunduğumuzu anımsatır.Ne ilginç değil mi! Nietzche'den seksen yıl önce söylenmiş! Ama benim size göstereceğim cümle bu değil bekleyin bir dakika - işte buldum.Okuyorum : 'İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.' Ne anlamlı bir söz,değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil.Ve düşünmek istememeleri de doğal,çünkü yaşamak için yaratılmışlar,düşünmek için değil! Evet,kim düşünürse,kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa,bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur. ..."

Hermann Hesse/Bozkırkurdu