Resim

Resim

29 Mayıs 2011 Pazar

Özensiz yazı no.2

(Yine bir özensiz yazıdır,hatta kafa da az dumanlı,okuma istersen edebi falan değil vallahi,dürüstüm!)




       Ah be e-günlüğüm.Günlerden oldu 29 Mayıs.Doğum günümden 5 gün geçti.Çocukluk bitti sanki 21'e girince.Büyüdük.Sorumluluklar arttı.Pembedense siyah-beyaz veya gri oldu dünya sanki.
      Çok büyüdük bir anda,soldu dünyanın o parlak renkleri.İlk kez hediyesiz girdim yeni bir yaşa sanırım.İlk kez umursamadım o günün doğum günüm olmasını,çünkü daha önemli şeyler vardı aklımda.Çünkü daha mühimdi hayatın akışı arasındaki o "yapılacaklar listesi"ndekiler. Umurumda değildi ya da bir toz pembelik vermedi doğum günüm ilk kez.
       Ne bileyim,sözde İtalya'da kutladım ya,insan bir garip oluyor be e-günlük.İnsanın yanında dostları olsa,elleriyle kendi için pasta da yapsa bi garip oluyor.Hani mutsuz değil,onca emek karşısında yine mutlu,yine umutlu oluyor da bir kaç ilki de yaşıyor yine ya belki onun garipliği oluyor,onun heycanı.Belki yaban ellerde bile bir kaç iyi dost edinmenin mutluluğunu tadıyor ama anne-baba kavramının boşluğunu dolduramıyor.Öyle eşsiz kavramlar ki nasıl olsa,ne olsa yerleri boş kalıyor.Hadi anne seni doğurandır peki baba ?? Çok mu şey yaşadın be babanla? Ne oldu da bu kadar bağlandın ki?
      Yıllar önce seyretmeyi bıraktığımız o yeşilçam filmlerinde gördüğümüz bir kavram olan "kan çekmesi" gerçekten var olan bir kavram mı be günlük?Kime sorsam,ne yapsam bilemedim ve 2.özensiz yazım çıktı ortaya işte.
      Tamam 21 oldum,tamam "iyi ki doğdum" ama...Amalardan sonrası pek hayırlı değildir ya her zaman.Yine de "dream on".

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Özensiz yazı no.1

          Evdeki pilav kokusu,o ocaktaki üzerine gazete örtülmüş mahzun hali alır beni çocukluğuma götürür,neden bilmem.Çocukluğuma dair ise öyle çok net hatırladığım şeyler yoktur aslında.Şunu çok severdim,bundan nefret ederdim gibi.
          Şuursuz bir çocukluğum varmış bence.Öyle özel zevklerim falan yokmuş pek.Yaşamışım,büyümüşüm işte.Bugün çok mu şuurlusun derseniz onu da bilemem.Şu günlerde öyle olmadığım aşikar ama genel bağlamda da bilemem işte.Aslında küçükken de şimdi de sanırım içimden gelenleri öyle kafamdaki bi süzgeçten geçirip yaşamayı tercih etmişim.O süzgeci kim koymuş?Delikleri ne büyüklükte filan,neyi eler neyi sever bilmem.Aslında ben çok şey bilmem.
          Bir şeyler hakkında kesin hükümler vermekten nefret ederim ya hani.Hep bir kendine güvenmezlik halidir bendeki.Hiç bir şey hakkında yorum yapabilecek kadar bilgili görmüyorum kendimi nedense.Kimi insan da iki cümle şey bilir bir konu hakkında onu öyle güzel pazarlar ya hani.Sanırsın adam aşmış.Bende yok öyle özellikler.
          Ama benzetme yapmayı çok severim.Bir konuyu açıklarken özellikle.Yine bir benzetme yapacağım yüksek müsaadenizle ; kitapçıda rafta duran iki kitabı düşünün.Biri güncel,popüler bir roman olsun.Janjanlı,cicili bicili süslenmiş.Diğeriyse klasiklerden biri olsun.Öyle alelade,dümdüz bir kapağı olan,işte adına bakınca insanın koşarak uzaklaşmak isteyeceği falan.Hah,işte ben sanki o ikinci gibiyim ya.Beni görenin kaçası geliyor.
(Nerden nereye geldim yazarken,serbest çağrışımı seviyorum.5 dakika içinde aklımdan geçenlerdir bunlar da.Özensiz yazılarım için özürlerimi sunar,affınıza sığınırım ama bir süre böyle.)

10 Mayıs 2011 Salı

Last Night (Geçen Gece)

        Epeydir bir film hakkında yazmıyordum dedim kendime.Son izlediğim film hakkında kendimce fikirlerimi yazıya dökmeye karar verdim.Malum,bugünlerde pek bi yazasım var,her şeye yazı konusu gözüyle bakar oldum.
        Efendim,yeni filmimizin adı "Last Night" .Bunu Türkçe'ye son gece diye çevirmişler lakin bence filmin konusuna da bakaraktan bunun geçen gece olarak çevrilmesi lazım gelmekteymiş ama hayret ettim nasıl olduysa bazı filmleri orjinal adının daha mantıklı olmasına rağmen kendilerinin daha uygun buldukları bazı farklı isimlerle sunmaktan geri durmayan bu "film adı çeviriciler" bunu nasıl olmuş da atlamışlar!
        Neyse.Filmimizin başrollerinde Keira Knightley ve Sam Worthington'u görüyoruz.Aslında filmimizin konusu özet olarak genç bir evli çiftin evliliklerinin 3. yılında yaşadıkları sadakat testi.Dolayısıyla 1'i kadın 1'i erkek olmak üzere 2 oyuncuya daha ihtiyacımız var.Bu rollerde de Eva Mendes ve (fransız yakışıklımız) Guillaume Canet bulunmakta.
        Filmin beni etkileyen yönü sanırım yaşadığım bazı olaylarla film öyküsünü bağdaştırabilmem.Bunun dışında kadın ve erkeğin "sadakat" anlayışları arasındaki farkı da objektif bir biçimde anlatabildiğini düşünüyorum.(Her ne kadar filmi izledikten sonra bu yazıyı okuyacak bir erkek okuyucu bunun hiç de objektif olmadığını düşüneceğini bilsem de objektiftir.Israr ediyorum sevgili okuyucu.Kendi objektifliğinizi sınayınız.)
        Filmin tek eksiği (bana göre) başrolde Keira Knightley'in oynaması.Tamam ,belki sevimli bir yüzü olabilir (o da belki) ama vücut? O da önemli be yapımcılar,be yönetmenler.Şimdi ben erkek olsam bir bakarım.Bir yanda küçük göğüslü(erik) , neredeyse bir kemik yığınından ibaret ama minik sevimli bir burnu ve öpülesi dudakları ve müthiş,tapılası İngiliz aksanına sahip Keira Knightley,diğer yanda tam bir latin,kışkırtıcı dolgun kalçalara sahip Eva Mendes.Seçimin ne olacağını bir kadın olmama rağmen gayet açıkça görebiliyorsam,bu oyuncu seçiminde bir hata vardır bence.şahsen Keira Knightley yerinde bir Marion Cotillard'ı görmek isteyebilirdim.(Zaten bence Guillaume Canet ve Marion Cotillard evlensin.)
      Yine de tüm bunların ötesinde filmin kurgusu hoş,izlenilebilirliği olan bir romantik film.Tavsiyemdir.Bir de bu şarkıyla aramda bir bağ kurdum nedense,hadi siz de dinleyin.

6 Mayıs 2011 Cuma

Olan Biten

         Yeni doğmuş bebeklerin yaşlılardan daha çok uyuması gibi bir şeydi işte hiç bir şey yapmayıp her gün erkenden uykunun gelmesi. Balkona asılmış,rüzgarla titreşen çamaşırlar gibiydi ruhu da. Bir o yana bir bu yana gidip geliyordu;rüzgarına göre. En büyük korkusu ya bir gün hiç rüzgar esmezse. Ya bir gün hava durulmaya karar verir de bir daha rüzgar esmezse? Kapattı gözlerini.
         İçine çekti havadaki bahar çiçeklerinin kokusunu. Bu koku onda sigara içme isteği uyandırdı. Güzel olanı kirletmeliydi insan. Doğası bu. Elinde değil.
         Hava ışıl ışıldı ama serindi,bahar naza çekiyordu kendini bu yıl. Dokunmaya çekinen taze sevgili gibiydi. Oysa o tutkuyla bağlıydı ,saplantılıydı sonbahara. Sevmiyordu güneşin arsız sevgisini,yüzsüzce herkesi elde etmeye çalışmasını,tüm gölgeleri zaptetmeye uğraşmasını. Sonra renkler bu kadar canlı olmamalıydı. Bir gün solup gitmeyeceklermişçesine,böylesine hayat dolu olmamalı. Gerçekleri inkar etmemeliler işte. Güneş gözlüklerini de sevmezdi ama ,insanı karamsarlığa sürüklediklerini düşünürdü. Hayat olduğu gibi olmalı işte. Öylece.
        Perdeyi çekti.

5 Mayıs 2011 Perşembe

E o da bayram

             
              Bundan 4 gün önce,yani tam tarih 1 Mayıs.1 Mayıs işçi bayramı- emek ve dayanışma günü,tam ismi bu.Malumunuz ülkemizde her sene pek heyecanlı (!)bir biçimde kutlanılır bu gün.Ben de hazır yurt dışındayken dedim bakayım bunlar nasıl kutluyormuş.Eylem meylem bişi olursa girerim de burda coplamıyolardır,kafa göz dağıtmıyorlardır diye düşünmekteydim.Neyse efenim Bologna'ya gittim.Öğrenci şehri,hatta nam-ı diğer kızıl şehir.Sabah kalktık,meydana koştuk ama....Şaşırdım mı deseem,hayal kırıklığı mı deseem...Meydanda sol partiler stand kurmuştu,bir de sahne kurulmuştu meydana.Gerçekten bir bayram havası vardı ama 1 Mayıs havası?Beklediğim bu değildi.Bir süre bu hayal kırıklığı içinde dolandıktan sonra dedim normal olan hangisi?
               Saçmalıyorum.İşte esas 1 Mayıs böyle,bayram gibi olanından olmalı.Konserde genç bir grup sol italyan gruplarından şarkılar söyledi,akşam da devam etti konser.Günün tek olayı ise bir çöp kutusunun yakılmasıydı.


olay yeri

13 Nisan 2011 Çarşamba

Boşluk

    Geçen gün Haymatlosumla konuşuyordum,melankoli yazma dürtüsünü kesinlikle artırıyor falan filan diye.Yine melankoliğim hem de uzun zamandır olmadığım kadar yoğun.
 
     Bilmiyorum nerden geldi neden geldi derdi neydi...Ama bildiğim şey,içimdekileri anlatamayacağım.İşte.Anlatamadım.Dakikalarca baktım bu boş sayfaya ama olmadı,her parmaklarımı oynatışımda yazdığım cümle az geldi içimdekine.İçimde de bir şey yok ya...

     Neyse.

9 Nisan 2011 Cumartesi

La città più bella...Viva Budapest!



                 Gecikmiş bir yazım var kafamda dönen,bugün de bunu paylaşmak istedim,nihayet!
        Yaklaşık bir ay kadar önce bir arkadaşımı da yanıma alarak Doğu Avrupa'nın güzelliklerini keşfe çıktık.İlk durak:Budapeşte'ydi.
        Aslını söylemek gerekirse gezinin başında öyle çok hevesli değildim gitmeye,görmeye.Nedense üzerimde bir bezginlik ve tembellik vardı ama biraz da arkadaşımın zorlamasıyla moda girmeye


çalıştım.Planımıza göre Budapeşte'de 2 gece
kalacaktık.Bir hostel ayarladık gitmeden önce.Güzel olacağını umarak.Çünkü gerçekten çok ucuzdu.
Budapeşte'ye akşam 8:30 civarında vardık.Havaalanından şehir merkezine nasıl gideceğimize,hangi otobüse bineceğimize,o otobüsün hangi saatlerde geleceğine kadar internetten ön araştırmamı yaptığım için çok rahattım.Ama yine de "Doğu Avrupa"ya yönelik bir ön yargımız vardı,biraz çekiniyorduk.Gerçi sanki Türkiye'den gelmiyoruz,sanki Hollanda bebesiyiz de tehlikeli olur sokaklar falan diye korkuyoruz o da ayrı bir mevzu.Her neyse en nihayetinde otobüse bindik efendim.Otobüs bizi şehir merkezine değil bir metro durağına bıraktı.Oradan metroyla şehir merkezine gidecektik.Metroya indiğimizde fark ettik farkı.Tamam İtalya'da öyle süper gelişmiş bir ülke değildi ama Budapeşte metrosu bizim Ankaray'ın yanında bile çağlar ötesinden gelmeydi.O kadar eski...Metro durağında indik ve hostelimize doğru yürümeye başladık ama binalar o kadar eskilerdi ki...Sanki Piyanist filmindeydik ve savaş henüz bitmişti.Kapkara binalar,boyalarının kalkmasından öte gerçekten binaların taşları dökülüyordu yerlere.Şaşırdık.Hostelimize vardık bu ruh haliyle,odamıza geçtik.Odamız 4 kişilikti.Yani bizden başka 2 kişi daha vardı,eşyaları duruyordu zaten odada biz girdiğimizde.Sonra ben resepsiyona bir şey sormaya gittim.Tabi ingilizce konuşuyorum.Orada da benim yaşlarımda bir kız adamla konuşuyordu.Sonra ben araya girip yakınlarda McDonald's olup olmadığını sordum.Sonra orada duran kız bana nereli olduğumu sordu.Meğerse o da Türkmüş.Bir geceliğine gelmiş.Birlikte yemek yesek sorun olup olmayacağını sordu,ben de tabi ki sorun olmayacağın söyleyerek onu da aldım yanımıza.Meğerse kız da Macaristan'da Erasmustaymış,Tıp okuyormuş falan.Enteresan bir akşam yemeğinden sonra odamıza geçtik,tam uykuya çekileceğiz saygıdeğer oda arkadaşlarımız damladılar.Zil zurna sarhoşlar.Odaya girdiler ama nasıl alkol kokusu.Derin bir offf çektim.
Bu muhteşem bina da Parlamento!
       Ertesi sabah erkenden kalktık.Aslında iki farklı kısımdan oluşan ve bu iki farklı kısımdan birinin adı buda,diğerinin peşte olan Budapeşte'nin buda kısmını gezmeye karar verdik.Ortasından geçen nehir ve nehrin her iki tarafından bakıldığında da muhteşem bir manzaraya sahip olan şehir beni büyülemeye başlamıştı.Saatlerce o nehrin kenarında oturabilir,o köprülerin üzerinden sırayla geçebilirdim.Hayatımda gördüğüm en romantik şehirdi.Evet bu kadar iddialı konuşabilirim.
        Bütün gün tarihi ve turistik yerleri gezmekten yorulmuş bedenimizi dinlendirmek üzere güzel bir kafe bulup oturduk.Bira içmeye karar verdik nitekim bulabileceğiniz en ucuz içecek biraydı.Macar birasını da böylece tatmış olduk.Ardından acıkan midemizi doyurmamız lazımdı tabi ki.Ne yesek ne yesek diye düşünürken bir Hint restoranı gördük.Macera arıyoruz ya hadi deneyelim dedik ve içeri girdik.Böyle lavaşa sarılmış tavuk parçalarından oluşan gayet fast-food bir hint yemeği sipariş ettik.Yemeye başladık ve acı gerçekle karşılaştık.Evet çok acıydı.Hayatımda hiç yemediğim kadar acı.Çiğ köfteleri utandıracak kadar acı!Gözlerimden yaşlar gele gele yemeye çalıştım ama baktım olmuyor ekmeğin içinden bol baharatlı tavukları uzaklaştırıp sadece ekmeği yemeye çalıştım ama ne fayda.Çabuk çabuk yiyip hemen mekanı terk ettik.Diğer arkadaşım da aynı şekilde kavruluyordu.
        Yine önceden internette yaptığım araştırmalar sonucu bulduğum bir jazz bara gidiyorduk şimdi de.Gittik oturduk ama jazz yoktu maalesef.Yine de Bluesdan başlayıp popüler rocka doğru giden bir repertuvarları vardı canlı müzik yapan grubun.Orda da güzelce müziğimizi dinleyip biramızı içtikten sonra hostelimizin yolunu tuttuk.Bu kez odamızda 2 uzakdoğulu arkadaş vardı.Veee....Tüm gece horladılar.Senfoni orkestrası gibilerdi.Ağlamaklı ağlamaklı uyuduk,uyumayı denedik.
Tuna Nehri kenarı.
        Ertesi sabah yine şehrin tarihi yerlerini,parklarını bahçelerini gezdik.Macaristan henüz euro kullanmıyordu.O yüzden para değiştirmek zorundaydık ve her para değiştirdiğimizde paramızdan komisyon kesiyorlardı.Bu sebeple başta bir miktar euro bozdurduk ve onunla yaşamımızı sürdürmeyi denedik.Artık dönüş vakti yaklaşıyordu,acıkmıştık ve cebimizde azıcık bir para kalmıştı.Onunla markete gidip bisküvi ve çikolata almaya karar verdik.Sonra onları bir güzel parkta yedik.En son artık son kez Tuna nehri manzarasına bakıp şehre elveda demeye karar vermiştik ve nehir kenarına gittiğimizde gördüğüm manzara beni derinden etkiledi.Belki de hiç bir insanı bu kadar kıskanmamıştım.Güneş yavaş yavaş batarken,Tuna nehri üzerinde küçük ışıltılar varken,bir kız ve oğlan gelmiş oturmuşlar nehrin kenarına ama yanlarında duyunca şaşıracağınız bir şeyi de alarak.Nargile.Bu güzel manzaranın karşısında kendi nargileni tüttürmek keyfi...Dünyanın en şanslı insanları arasındalardı,haberleri var mıydı?
       Bir sonraki rotamız Bratislava'ydı ve otobüsle geçecektik oraya.Bulduğumuz en ucuz otobüs biletini almıştık.Bilette otobüsün otogardan kalkacağı yazıyordu.Otogara geldiğimizde otobüsün kalkmasına yarım saat vardı.Hatta arkadaşım "niye bizi bu kadar erken getirdin,biraz daha baksaydık Tuna'ya" diye beynimi ütülüyordu.Ama hiç ummadığımız bir şekilde otobüsü bir türlü bulamadık.Kimse ingilizce bilmiyordu,bilet aldığımız firmanın bir bürosu bile yoktu.Ordan oraya koşturarak sorduk,elimizdeki kağıdı gösterdik.Ama anlayan anlatamıyordu,çoğu bizi anlamıyordu.Otobüsün kalkışına 5 dk kala son umut oradan bir gence sordum.Ve nihayet otobüsümüzü bulmuştuk.Meğerse salak firmanın otobüsü otogarın dışından kalkıyormuş,içinden değil.Ve bilete otogardan kalkıyor yazmışlar.Otobüse binen son yolculardık,koşa koşa gittik otobüse.İkimizde de bir gerginlik ki...Otobüse oturmamızla gevşeyen sinirlerimiz kahkaha kriziyle kendini gösterdi ve bu güzel gezimizi de büyük kahkahalarımızla sonlandırdık.