Resim

Resim
Hayat Üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2011 Pazar

Haftasonu.


             Aslında epey güzel bir hafta sonuydu.Bugün de malumunuz günlerden pazar.Genelde sakin geçmesi umulan,yumuşak hareketlerle karşılayıp uğurladığımız bir gündür kendisi.

             Lakin içimdeki sıkıntılar,kafamdaki kurtlar tüm hafta sonu yedi bitirdi beni.Nedendi niçindi bilmiyorum.Bakacak olursak ortada bir sebep de yok ya...Sonuç olarak tüm hafta sonu boyu kendime çektirdiğim acılarımdan(duyan da kendimi zincire falan vurdum sanacak) sonra bir çıkarımda bulundum.

             İnsan,bulunduğu halden daha iyi bir hale ancak o iyi hal sonsuza dek sürecekse geçiş yapmalı.Bu olmadığı takdirde böyle acılar çekip,kendi kendini yemeye hazırlıklı olmalıdır.

              Epey zor aslında,sonsuza kadar sürecek bir şeyleri hazırlamak,hatta imkansız.Ama bu "olması gereken".Yani bir çeşit ulaşılması istenen idea.Ben bundan muzdarip gördüm kendimi.Bir süre mükemmele yakın,tam istediğim kıvamda bir hayat sürdüm sonra zınk diye saplandım yeniden eski pisliğime işte.

             Düşünsenize,annenizin hep mükemmel kıvamda hazırladığı mercimek çorbası birden bire sulu iğrenç bir çorbaya dönüşse...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Gün içinde düşündüklerim.

Zıttırı pıttırı bir yazıyı okumaktasınız evet.Bence o yüzden çok zaman harcamayın,daha faydalı bloglar var.Gün içinde bişeyler düşündüm.Sıralayım dedim kendimce,ilerde dönüp de okursam faydalı olur.(tabi okursam)

1)Anladım anladım.Ben edebiyat falan yapamıyorum ya da şöyle ifade edeyim öyle edebiyat parçalamak konusunda pek yetenekli değilim.Eskiden öyle olduğumu söylerlerdi de sanırım insan zamanla törpüleniyor.Bu "törpü" işlemi keşke sadece beğenmediğimiz yönlerimiz üzerinde olsa ama heyhat...Zaman içinde hayatımıza bir çok insan dokunuyor.Kimisi hafif bir temasla geçerken kimisi öyle olmuyor.İşte bu hayatınıza "büyük" dokunanlar bazen kişiliğiniz üzerinde de etkide bulunabiliyor(muş.). Sanırım bana olan da bu.Hayatınıza aldıklarınıza dikkat edin sevgili okuyan.Çok düz insanlar sizi de "düz"leştirebiliyor.Bu lisede genetik konusunda gördüğümüz baskın gen'le ilgili bir şey sanırım.Edebi yetenek çekinik gen olduğu için eğer her iki insan da o yeteneğe sahip değilse düz olan baskın geliyor falan filan.
2)Bürokrasiden nefret ediyormuşum.Ben ne halt edeceğim acaba okulum bitince?!Sıkıcı bir konu.Çok uzatmıyorum.
3)Ramazan geldi laylaylom.Ama bende ramazan ruhu olamadı nedense.Sanki sokakta da o ruhu göremedim yanılıyor muyum bilmem.Pek oruç tutan yok gibi,herkes ya bir şeyler yiyor ya da içiyordu.Hava sıcak diye ben böyle öngörmüştüm önceden belki de algıda seçicilik yapıyorumdur.
4)99 yılından kalma EGO otobüsleri hala kullanımda.Tıslaya tıslaya dolaşıyorlar.Bir de havasız.
5)Ahh tabi her yazın en büyük sorunu:toplu taşımadaki ter kokusu.Neden,neden,neden?Yapılacak şey çok basit her sabah,hadai 2 günde bir de olabilir, bir duş alın sevgili Ankara'lılar.Yazık vallahi herkeslere.Bir gün bir kız kalkar isyan ederse bilin ki o benim.
6)Sonra bi de kuşak farkı denen şey doğruymuş gerçekten.Ben artık evdeki kimseyle anlaşamaz oldum.Kimse beni anlamıyo böhueheueueöhuehe triplerine ergenken girmemiştim şimdi giriyorum.Ne hale soktun beni kuşak farkı.

İşte bu kadar.Kib.Öptüm.Bye.

10 Temmuz 2011 Pazar

Şikayetim Var!

Bu aralar bi gıcıklığım üzerimde.Bi şımardım bi garip oldum.Önceden insanları tersleyemezdim falan şimdi gayet "öğffff napıyısın yaa,hayret bişiiii,bi git bi bırak git" falan tarzı,hem de öle çok samimi olmadığım insanları sıraya diziyorum.Ne bileyim,hayat.

Bu gıcıklığımdan mütevellit bir yerde bi gariplik,eksiklik varsa gözüme batıyor.
*Misal,o salak kediler hep duracak mı güzelim Ankaramın müstesna köşelerinde?Hayır,duracaksa ben gidiyorum yav bı ni yeav?!

*Soğna bu castin biğbır'ın sesi ne zaman kalınlaşcak?Bunu da bilmek istiyorum bilemeyince sinir oluyorum.

*Bizim evin yanında bi boş arazi var 2 yıldır toz toprak içinde.Geçen bizim burdaki bi altgeçit su doldu hatta sırf oranın toprakları doldurmuştur mazgalları valla!Ne zaman bi hale yola gircek?Hayır yürüyemiyorum arkadaşım.

*Yürüyemiyorum demişken,platform topuk giyip dolaşmaya çalışan ablalar,teyzeler yapmayın etmeyin.Ne lüzumu var Ankara'nın kaldırımsız yollarında onlarla cebelleşmeye?Platform dediğin gece giyilir,özel günde falan giyilir ne biliyim,normal insancıl topukluların suyu mu çıktı?

*Sonra adliyede dolanan sayın abilerim,o kadar saçma renklerde gömlekleri nereden buluyosunuz anlamıyorum.Hayır geziyorum dolanıyorum o adliyedeki kadar zevksiz gömlekleri başka da bi yerde göremiyorum.

Saygılar.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Metropoldeki Kuş (olsun)

     En büyük maceram Erasmus serüvenim için kendime küçük bir defter almıştım.Her an yanımda taşıdım onu ve içinde hatıralar biriktirdim.Bu bende alışkanlık olmuş olsa gerek buraya gelince de yeni bir defter daha aldım.Bunun öyle "Erasmus Hatıraları Defteri" gibi fiyakalı bir ismi yok maalesef.Defterimdeki ilk yazımı da burada paylaşmak istedim.Öyle çok güzel falan değil yanlış anlaşılmasın.(Ama defterim güzel :) )
     Küçük bir kuştu gözlerinin önündeki karaltı.O kadar yakındı ki minik kahverengi kuş...(Serçeydi heralde?!) Ne kadar da korkusuz diye düşündü serçe için.Yaşayıp hakkını başarıyla verdiği sınavlardan mıydı bu kendine güven?Ya da o kadar pembeydi ki hayatı,insanoğlunun acımasız ve kocaman pençelerinden,hırslarından ve sinsiliklerinden henüz haberdar değildi belki de?
     Öyle ya da böyle,serçeydi ve buradaydı.Uçmak,güzel diyarlara varmak yerine burayı seçmişti kendine.Pencerenin önündeki o küçük çıkıntıyı.Gri,beton,inşaat kalıntılarıyla lekelenmiş;hafifçe sıvası dökülmüş eski binanın küçük ve nadir ayrıntılarından biri olan bu ufacık pencere önünü seçmişti işte kendine. (Pıt pıt) Heyecanla atan küçük kalbi dışarıdan bile görülecek kadar hızlı atıyordu.O kadar ki adeta küçük serçe kalp atışlarının ritmine ayak uydurmuş biçimde şekillendiriyordu hareketlerini.
     Kendine bakan o meraklı bir çift gözü görmezden gelerek rahat bir biçimde hareket ediyordu pencerenin önünde.Hoş ,bu gözler sanki görmezden gelinmek için yaratılmışlardı ya...Gözlerindeki minik umut,neşe pırıltılarını görebilen çıkmamıştı henüz.Biri görür gibi yapmış,onu uzun bir süre kandırmıştı.Onun ardından uzun süren sağanaklar görüldü yine bu gözlerde.Ama geçti.Şimdi hava bulutsuz,pırıl pırıl.
     Bazen düşünürdü serçeleri bu gözlerin sahibi.Serçe kelimesinin ondaki çağrışımı "özgürlük"tü her nedense.Tüm kuşlar özgürdü ama serçeler bütün o kuşlardan da özgürdü.Bütün arzularını,heyecanlarını ve kederlerini küçücük bedenlerinde barındırabildikleri ölçüde özgürlerdi.Sokakta yürüyen binlerce insanın gözlerine baka baka özgürdü.Hangimiz onun kadar sahibiz ki özgürlüğümüze?
     Biz insanlar için özgürlük,uğrunda mücadele edilip,elde edilesi bir şeydir.Zaman zaman iktidarla,zaman zaman yakınımızdaki insanlar ve onların düşünceleriyle,zaman zaman da kendileriyle mücadele eder insanoğlu özgürlüğü için.Yine de elde eder mi sonunda dersek,pek de elde edebildiği görülmemiştir.Özgüre yakın olurlar belki en fazla.Çünkü sevgi bile insanoğlunu tutsaklaştıran bir etkendir insan ömründe,düşünürsek.
     Bir çift büyük göz bunları düşünedursun küçük,kahverengi kuş (serçeydi herhalde?!) uçtu gitti.Hayatı yine mi ıskalamıştı düşünceler denizinde yüzerken bu gözlerin sahibi?

19 Haziran 2011 Pazar

Dönüş

     Geçen sene değil miydi?Beirut'tan Postcards From Italy dinler,orada olacağım hayalini kurardım.İtalya değil miydi uzun uzun yıllardır görmeyi düşlediğim ülke?
     İtalya'ya gidip oradan kart atacaktım buraya.Yaptın mı derseniz,yaptım."Sevgili ben..." ile başlayan beş güzel kartım var elimde.Baktıkça o günleri hatırlarım diye itinayla yolladım kendime bu kartları.Belki biraz saçma geliyor kendi kendine kart yollamak ama başka türlü bana kimse İtalya'dan kartlar yollamayacaktı ki...
     Büyük macera bitti.Geçmez sanılan günler de hakikaten geçti.O çok özlediğim hayatıma da yeniden kavuştum işte.Sözlere dökmesi zor,henüz yaşadıkları taze olunca insanın aklında.Hislerim karmaşık.Dönüşüm umduğum kadar muhteşem olmadı sanki.Ama olacak,az zaman lazım.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Sevgili günlük,
Günün tarihi olmuş 08.06.2011.Ayrılık gelmiş üç kez tıklatmış kapımı.Bitmez dediğim bitmiş,olmaz dediğim olmuş ve gözüm arkada kalmış.Buradan koşarak gideceğimi düşünürken,gidiyorum ama...
Türk filmlerindeki çok gururlu başrol oyuncuları gibi,gidiyorum ama aklım arkada,ruhum arkada kalmış.Ruhumun süzgecinden geçirdiğim günler,saatler dizi dizi olmuş arkamda.
Kalbim perperişan.Ne hissetse kararsız.Üzülmekten suçluluk duyuyor,sevinse sevinemiyor.Bir mahzun bir kırık garip.Biraz da alıngan olmuş her nedense.Alışkanlık zor.İnsan kötüye de alışıyor iyiye alıştığı gibi.Aynı hızda değil belki ama alıştı mı aynı zorlukta oluyor o alışkanlığı bırakması.
Aylarca adını sayıkladıklarımın hiçbirini görmüyor gözüm.Tek istediğim her şey dağınık kalsın.Burada 9 aydır olduğum gibi her şey uzak,bir o kadar da yakın olsun.O uzaklığın yakınlığıyla sarılayım dört bir elle hayallerime.İçim hep özlemle dolsun.Ah oralarda olsam da şunu şunu yapsam diye yapamayacaklarımın hayallerini kurayım.Gündüz gözüyle kurduğum hayaller o kadar çok olsun ki geceleri rüya görmeme gerek bile kalmasın.Herkese,her şeye uzak olayım.Bu uzaklıktan hem yakınayım hem de bunun rahatlığıyla şımarayım istiyorum işte.Saçmaladım.Duygularımı hayallerimde yarattığım kısa filmlerimde yaşamaktan sanırım yazmayı da unuttum.Ahh...Kimseye açamıyorum derdimi,kimse de anlayamıyor ki beni.
Özenli mi oldu yazım o bile umurumda değil.Tanımlayacak başlık da bulamadım.Başlıksız olsun.Bir garip,mahzun işte.

29 Mayıs 2011 Pazar

Özensiz yazı no.2

(Yine bir özensiz yazıdır,hatta kafa da az dumanlı,okuma istersen edebi falan değil vallahi,dürüstüm!)




       Ah be e-günlüğüm.Günlerden oldu 29 Mayıs.Doğum günümden 5 gün geçti.Çocukluk bitti sanki 21'e girince.Büyüdük.Sorumluluklar arttı.Pembedense siyah-beyaz veya gri oldu dünya sanki.
      Çok büyüdük bir anda,soldu dünyanın o parlak renkleri.İlk kez hediyesiz girdim yeni bir yaşa sanırım.İlk kez umursamadım o günün doğum günüm olmasını,çünkü daha önemli şeyler vardı aklımda.Çünkü daha mühimdi hayatın akışı arasındaki o "yapılacaklar listesi"ndekiler. Umurumda değildi ya da bir toz pembelik vermedi doğum günüm ilk kez.
       Ne bileyim,sözde İtalya'da kutladım ya,insan bir garip oluyor be e-günlük.İnsanın yanında dostları olsa,elleriyle kendi için pasta da yapsa bi garip oluyor.Hani mutsuz değil,onca emek karşısında yine mutlu,yine umutlu oluyor da bir kaç ilki de yaşıyor yine ya belki onun garipliği oluyor,onun heycanı.Belki yaban ellerde bile bir kaç iyi dost edinmenin mutluluğunu tadıyor ama anne-baba kavramının boşluğunu dolduramıyor.Öyle eşsiz kavramlar ki nasıl olsa,ne olsa yerleri boş kalıyor.Hadi anne seni doğurandır peki baba ?? Çok mu şey yaşadın be babanla? Ne oldu da bu kadar bağlandın ki?
      Yıllar önce seyretmeyi bıraktığımız o yeşilçam filmlerinde gördüğümüz bir kavram olan "kan çekmesi" gerçekten var olan bir kavram mı be günlük?Kime sorsam,ne yapsam bilemedim ve 2.özensiz yazım çıktı ortaya işte.
      Tamam 21 oldum,tamam "iyi ki doğdum" ama...Amalardan sonrası pek hayırlı değildir ya her zaman.Yine de "dream on".

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Özensiz yazı no.1

          Evdeki pilav kokusu,o ocaktaki üzerine gazete örtülmüş mahzun hali alır beni çocukluğuma götürür,neden bilmem.Çocukluğuma dair ise öyle çok net hatırladığım şeyler yoktur aslında.Şunu çok severdim,bundan nefret ederdim gibi.
          Şuursuz bir çocukluğum varmış bence.Öyle özel zevklerim falan yokmuş pek.Yaşamışım,büyümüşüm işte.Bugün çok mu şuurlusun derseniz onu da bilemem.Şu günlerde öyle olmadığım aşikar ama genel bağlamda da bilemem işte.Aslında küçükken de şimdi de sanırım içimden gelenleri öyle kafamdaki bi süzgeçten geçirip yaşamayı tercih etmişim.O süzgeci kim koymuş?Delikleri ne büyüklükte filan,neyi eler neyi sever bilmem.Aslında ben çok şey bilmem.
          Bir şeyler hakkında kesin hükümler vermekten nefret ederim ya hani.Hep bir kendine güvenmezlik halidir bendeki.Hiç bir şey hakkında yorum yapabilecek kadar bilgili görmüyorum kendimi nedense.Kimi insan da iki cümle şey bilir bir konu hakkında onu öyle güzel pazarlar ya hani.Sanırsın adam aşmış.Bende yok öyle özellikler.
          Ama benzetme yapmayı çok severim.Bir konuyu açıklarken özellikle.Yine bir benzetme yapacağım yüksek müsaadenizle ; kitapçıda rafta duran iki kitabı düşünün.Biri güncel,popüler bir roman olsun.Janjanlı,cicili bicili süslenmiş.Diğeriyse klasiklerden biri olsun.Öyle alelade,dümdüz bir kapağı olan,işte adına bakınca insanın koşarak uzaklaşmak isteyeceği falan.Hah,işte ben sanki o ikinci gibiyim ya.Beni görenin kaçası geliyor.
(Nerden nereye geldim yazarken,serbest çağrışımı seviyorum.5 dakika içinde aklımdan geçenlerdir bunlar da.Özensiz yazılarım için özürlerimi sunar,affınıza sığınırım ama bir süre böyle.)

5 Mayıs 2011 Perşembe

E o da bayram

             
              Bundan 4 gün önce,yani tam tarih 1 Mayıs.1 Mayıs işçi bayramı- emek ve dayanışma günü,tam ismi bu.Malumunuz ülkemizde her sene pek heyecanlı (!)bir biçimde kutlanılır bu gün.Ben de hazır yurt dışındayken dedim bakayım bunlar nasıl kutluyormuş.Eylem meylem bişi olursa girerim de burda coplamıyolardır,kafa göz dağıtmıyorlardır diye düşünmekteydim.Neyse efenim Bologna'ya gittim.Öğrenci şehri,hatta nam-ı diğer kızıl şehir.Sabah kalktık,meydana koştuk ama....Şaşırdım mı deseem,hayal kırıklığı mı deseem...Meydanda sol partiler stand kurmuştu,bir de sahne kurulmuştu meydana.Gerçekten bir bayram havası vardı ama 1 Mayıs havası?Beklediğim bu değildi.Bir süre bu hayal kırıklığı içinde dolandıktan sonra dedim normal olan hangisi?
               Saçmalıyorum.İşte esas 1 Mayıs böyle,bayram gibi olanından olmalı.Konserde genç bir grup sol italyan gruplarından şarkılar söyledi,akşam da devam etti konser.Günün tek olayı ise bir çöp kutusunun yakılmasıydı.


olay yeri

17 Şubat 2011 Perşembe

Kadın

          Bir insanın kabuğunu kırabilmek,içindeki o yumuşak,akışkan,ılık öze ulaşabilmek...Bir kadın için hele..!Ölesiye önemli,tamamıyla gerçek,var ve bütün.
          Küçüklüğümüzden beri beynimize kazınan o erkek-güç ikilemini kırmak istemek.Bir erkeği değiştirebilmek değil de; esas varlığını ortaya çıkarabilmek,kabuğunu kırmak,içinde sakladıklarını sadece bizim görebildiğimize olan inanç.İşte budur bir kadını aşık eden.Onun içini sadece kendinin görebildiğine olan inanç.
          Eğer bir kadın bu gizli öz'ün bir başka kadın tarafından da görülebildiğini anlarsa...Aşk biter.Bu kadar basit.Yemek tarifi gibi.Kadınlar yemek tariflerini de saklarlar ya birbirlerinden hani,ille de bir parçasını eksik,yanlış söylerler...Tamamen vermezler yemek tarifini.Eğer bir yolla ele geçirilmişse o yemek tarifi bir başka kadın tarafından,kadın kendini aldatılmış hisseder.Sanki hayatının en önemli gerçeği o tarifmişçesine üzülür.İşte bir erkeğin kabuğunu kırdığına inanan kadının aslında yanıldığını anladığında verdiği o büyük tepki de bundandır.
          Emeklerinin boşa gittiğini düşünür.O kocaman ve kapkalın bir duvarı yıkmıştır kendince ama sonra?Aslında o duvarın bir sürü çatlakları olduğunu ve o erkeğin o çatlaklardan içeriye yeni insanların sızmasına izin verdiğini anlar.Kahrolur.Haftalarca,aylarca içinden atamaz bu aldatılmışlığı.Bir kadın her zaman karşısındaki erkeğin hayatını değiştiren insan olmak ister,buna inanırsa aşık olur.Ya da hissettiklerinin aşk olduğunu düşünür.
          Bakınca anlamsız,salakça.Ama öyledir.Biz kadınlar erkeklerin içlerindeki o "kurtarılmaya muhtaçlığa" aşık oluruz.Bu kurtarılacak adamı sever,onu kurtarmak için çırpınır dururuz.Biz kadınlar küçüklükten beri bir şeyleri tedavi etmek,bir şeylere şefkat göstermek isteriz.Erkekler de bize gizemli gelir çünkü güçlü görünürler.Aptalca çırpınırız şefkat isteyen bir yanlarının olduğuna kendimizi inandırmak için.
          Bu aldatılmışlığı yaşayan bir kadın artık erkeklerdeki o kabuğu kırıp onu öylece bırakmak ister yalnızca.Kabuğun altındakine şefkat göstermek falanla ilgilenmez.Şefkatini hakedecek bir insan olduğuna inancı iyiden iyiye kaybolur.Sonra...Kendinden korkar.Tanıyamaz olur kendini.Şefkat olmadan kalbi bir taştan farksız gelir.İçinde şefkat olmayan bir kadın?Bir işe yarar mı?

12 Şubat 2011 Cumartesi

Papatya Falı

           Bugün minik bir papatya gördüm yolda yürürken.Önce ne de şirin diye düşünüp yürümeye devam ettim ama sonra aklıma bir fikir geldi.Önce koparmaya kıyamadım ama sonra düşündüm ki hayatta fazla düşünceli davranarak hep bir şeyleri ıskalamadım mı?
          Sonra minik papatyayı aldım elime.Gülümsedim önce ona.Küçükken de böyleydi diye düşündüm.Bir papatya gördüm mü hemen alır fal bakmaya başlardım.Minik bir kızdım oysa ki,kim sevebilirdi beni?Falın sonunda "seviyor çıktııı!" diye sevinirdim.Akşam anneme anlatırdım bunu,annem gülümserdi.Kimin sevdiğini bilmeden sevildiğime sevinirdim.Belki de sevginin kimden geldiğinin önemi yoktur.Yoldaki ağacın dili olsa;seni seviyorum dese...Sevinirim.
          Bugün de öyle oldu işte.Aynı çocukluğumdaki gibi...Tek fark akşam anneme anlatamadım,o da gülümseyemedi.Falın sonunda "seviyor" çıktı.Seviliyorum,kimin sevdiğini bilmeden seviniyorum.

Bir gecenin anatomisi

      İtalyan oldum bu gece...Şarabımı açtım,alttan güzel bir müzik seçtim,bir de arkadaş aldım yanıma.Düşündüm,konuştum,güldüm,ağladım.
      Yaşananlardan bahsettim,itiraf ettim,kalbimi açtım,içimi döktüm,şarkı söyledim,peynir ve şarabın uyumundan bahsettim.
      Sevdim,ama geç anladım.Özledim ama mazeretler uydurdum.İçime gömdüm.Sustum.Yatağımda sessizce ağladım.Rüyalarda yaşadım.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Ayrılık Sendromları!

               Her ayrılık acıdır.Sevmiyorduysan bile en azından bir boşluk hissedersin,bir alışkanlığını kaybedersin.Hani hep masanda duran kalemliğin bir gün orada olmaması gibi,ararsın yokluğunu.
             Ama tabi şarkılarda da dendiği gibi esas ayrılık "severek ayrılmak"tır.Yani daha yaşanacaklar varken, her şey tükenmemişken vb.İşte böyle durumlarda insanlar içlerindeki negatifliği pozitif bir şeye dönüştürebilirlerse ne ala.Ama genelde biz gençler "ahh çok özledim,sorunumuz da yoktu niye ayrıldık kii,,blaa blaa blaa..." şeklinde arkadaşlarımızın başını ütülemekle geçiririz ayrılık sonrası zamanımızı.Hele son çılgınlık ayrıldığımız kişinin Facebook sayfasını her gün en az 10 defa kontrol etmek,her paylaştığından kendine ufak bir pay kapmaya çalışmak.Bunlara "ayrılığı feysbukta yaşayanlar" gibi bir başlık koyabiliriz."Ayy bak paylaştığı şarkıda 'Eğer,eğer dönebileceksen ,Yanmasına izin verme, solmasın sakın ...' geçiyooo ayy bak o da mı geri dönmek istiyo kii!!" şeklinde arkadaşlarımızın kafalarını ütülemek şu dönemde gördüğüm en yaygın olan ayrılık sonrası sendromunun dışa vurum şekillerinden biri.
            Bir diğeri "inzivacılar" grubu.Bu grup çok tehlikeli yaşar ayrılığını.Kendini hırpalar,açar sabahtan akşama Radiohead veya Anathema dinleyerek ruh sağlığını,olmadı sabahtan akşama kitap okuyarak göz sağlığını bozar.Bir de olur da sosyalleşmeye karar verip 3-5 arkadaşıyla görüşürse "yok abi aşkmış falan boş iş,hepsi holivuudun kandırmacası.İnsanlara veriyolar gazı ay ruh ikizi yok hayatımın aşkı diye biz de inanıyoz.ama yook artık buraya kadarr." gibi söylemlerle arkadaşlarının da dünyaya tozpembe bakışlarını ellerinden alarak onları da karamsarlığa depresifliğe sürüklerler.Böylelerini görürsek onlardan uzak durmak lazım,aman ha!
           Bir diğer grup da "sosyal kelebek" grubu.Bunlar da sevgililerinden ayrılınca kendilerini her türlü sosyal aktiviteyle avutmaya çalışıp,türlü yeni ortamlara girerek "belki hayatımın aşkını henüz tanımadım" felsefesine dayanarak tanışabildiği kadar çok kişiyle tanışmaya çalışırlar.Bunlar diğerlerine nispeten ayrılığı daha pozitif,daha insancıl ve daha çekilebilir yaşayan kişilerdir.En azından onunla takılırsanız sizin de çevreniz genişler,sosyal olursunuz falan.İyidirler.Bunlara lafım yok.Ama fazlasının zarar olduğunu,fazla sosyalliğin devreleri yakabileceğini de göz ardı etmemek lazım.
            Diğeri de "alkolik kuşlar" olarak adlandırabileceğim bir diğer insan türüdür ki bunlar genelde erkekler arasında yaygın olmakla beraber son yıllarda kız arkadaşlarımız da ara ara gözlemlemeye başladığım bir türdür.Bunlar ayrıldıktan sonra kendilerini bohemliğe,alkole,sigaraya falan verirler.Evet hep efkarlı değildirler.En azından kötümser ve negatif duygularını o alkol aldıkları saatlere ve genelde geceye saklarlar ama sağlıklarına zarar verirler.Sonra ayrılık sendromu atlatıldıktan sonra sigara bağımlılığı,düzensiz hayat gibi yan etkiler gözlemlenir,bunlarla beraber yüksek dozda pişmanlık ve kendine kızma gibi komplikasyonlar da doğabilir.Bu türden arkadaşı olanlar mümkün olduğunca sert biçimde onları uyarmak suretiyle kendilerine zarar vermelerini engellemeyi denemeliler.


           Sonuç olarak tabi ki tavsiyeler kısmımıza geliyoruz.Ayrılık sonrası insanın elinde çok verimli değerlendirebileceği bir sürü boş zamanı kalıyor. (Örn;önceden sevgiliye ayrılan zaman) Biz az akıllı gençler olsak da bu boş vakti ne biliyim dünyaya,insanlığa hadi onları geçtim kendimize faydalı yerlerde değerlendirsek?Aramızdan yeni mucitler çıkmaz mı?Onca boş vakti romantik filmler izleyip,depresif şarkılar dinleyip,ağlayarak heba etmesek?Sağlığımızdan olmasak?Arkadaşlarımızın da başlarını ütülemekten vazgeçsek?Hele hele Facebook denen "sanal" alemin sanal eğlencelerinden biri olan bir internet sayfası üzerinde yazanları gerçek hayatmışçasına önemsemeyi bi kenara bıraksak?Orda yazan bir kaç cümleden anlamlar yontup,kendi üzerimize almaktan vazgeçsek her şeyi?Belki adam şarkıyı seviyo arkadaş,belki sözlerini bilmiyo?Ne yani ne bu çaba?Evet , agresifim!

11 Ocak 2011 Salı

WTF !?!

Evet,gün geçmiyor ki bir ilginçlikle daha karşılaşmayalım!Gün geçmiyor ki şaşkınlıktan ağzımız açık bakakalmayalım.Tamam tamam fazla abartılı bir giriş oldu belki,öyle ağzınızı açık bırakıcak bir şey anlatmıycam dağılabilirsiniz.
Ben genelde rüya göremeyen bir insan olarak günlerdir rüya patlaması yaşıyorum.Her ne varsa bilinçaltımda dökülüyor şu an bir bir...Neyse ben bundan memnunum.Beni saatlerce dinleyecek insan bulmakta güçlük çektiğim şu günlerde kendimi blog yazmaya iyice vermiş durumdayım sanırım.Hiç bu kadar sık blog yazdığımı hatırlamıyorum.Ama bundan sonra günde 3 kez bile yazabilitem var bu hızla rüya görmeye devam edersem.
Geçen bir rüya gördüm.Bir nehir vardı böylü gürül gürül,köpürerekten akan bir nehir.Benim de küçük bir sandalım varmış ben onunla burdan Türkiye'ye gidiyormuşum.Sonra bir mola vereyim bari diyorum ve böyle otobüslerin mola verdiği yerler gibi bir yerde molamı veriyorum.Mola verdiğim yerde tuvalete gidiyorum ve böyle Lost'taki o balta girmemiş ormanlar gibi bir yere çıkıyorum tuvalete gidince.Yerde kan gölcükleri var ve eğilip onlara bakmaya çalıştığımda bir kaplumbağa görüyorum otların arasında.Orada oynayan çocuklar benimle dalga geçiyor sinirleniyorum ve eşyalarımı bıraktığım masama gitmeye karar veriyorum tuvalet adındaki o garip ormandan çıkıp.Hemen sonra bir de bakıorm ki masamda tanımadığım bir adam laptopumun bataryasını çıkarıyor falan,"hey ne yapıyorsun" diye koşuyorm ama adam kaçıyor.Sonra baktığımda telefonumu çaldığını görüyorum.Çok üzülüyorum.Babam geliyor sonra bi yerden.Adamı babama şikayet ediyorum.Sonra küçük botuma binip yola devam ederken nehir birden bire bitiyor."Eee ben burdan sonrasını yürüyerek mi gideceğim Türkiyeye " diye düşünürken uyanıyorum.
Acaba ne anlamlar var diye internetten arattım ama ilginç şeyler çıktı :) "Rüya yorumlamakta üstüme yoktur" diyen varsa iki şey cızıktırırsan sevinirim yav... :)

9 Ocak 2011 Pazar

Sonunda...

Yine aynı şeyi yapıyorsun!Yine kendini iyileştirmek yerine kendini daha çok kırıyorsun işte.Aynı geçen yılki gibi...Tıpkı.Bir insan düşünün;neyin kendisine iyi geldiğini bilmeyen,kendine herkesten çok zarar veren.İşte o benim.Belki böyle olan tek insan değilim ama en azından ben de onlardan biriyim.
Hayatındaki en küçük bir kırılmada,bir hayal kırıklığında dibi boylayan,asla kendi için iyi bir iş yapmayan,kendini iyileştirmeyi bilmeyen ve benzeri tanımlamalar bana tam uyuyor.Neden peki?Geçen sene gördüm,gördük sonuçlarını.Kendimi üzdüm,başkasını da üzdüm sonra o yüzden kendimi daha çok üzdüm (hala üzerim!) ve sonra?Bir başka hayalimi tehlikeye attım,esas önemsemem gereken şeyleri önemsemedim,kendimi yeni bir belaya daha bulaştırdım.Daha çok üzüldüm,çok daha fazla yıprandım.
Sonra buranın beni iyi edeceği umuduyla (!) buraya geldim.Ee şimdi?İyi miyim bari? Hayır efendim ne mümkün.Bu depresyon kraliçesi boş durur mu sizce?Nasıl düşünürsünüz böyle bir şeyi?Tabi yine kendi kendini yemeye devam eder,hayatı kendine iyice zehir etmek için.
Peki ne zaman duracağım acaba?Ne zaman bırakacağım bu melankolik şarkıları dinleyip elime şarap almayı??Ne zaman büyümeyi düşünüyorum acaba? Daha ne kadar zaman geçmesi gerekiyor yanımda kimse olmadan,tek başıma idare edebilmem için,kendi sorumluluğumu alabilmem için ve en önemlisi küçük bir çocuk gibi sürekli mızmızlanmayı kesebilmem için?

6 Ocak 2011 Perşembe

İtiraf var !

Eh...Belki çok da ii bi blogger değilim.Belki çok güzel yazılar yazamıyorum hatta yazı yazmıyorum çok :) ama yine de içimi dökme ihtiyacı hissettikçe yazmayı deniyorum elimden geldiğince işte.
Gurbetlik zormuş gerçekten.Elimde olsa bununla ilgili bir roman yazıcam "Gurbetlik hissinden kurtulmanın 10 kolay yolu" diye.Gerçi bunu yazmak için öncelikle o 10 kolay yolu keşfetmiş olmam gerekiyor sanırım.
Gezmek tozmak iyi hoş da dönüp dolaşıp eve geliyorsun ya, işte o zaman kalbinin üzerine tonlarca bir ağırlık çöküyor."Gene geldim işte." diyorsun.Uyuyup uyanıyorsun ama o ağırlık hala orada oluyor.İçinde çözemediğin anlamsız bir sıkıntı.Özlem ama neyi özlediğini bilmeyen delicesine bir özlem.Hani köpekler bazen sinirlenir havlar da havlar ya ama her şeye havlar;yanından geçen kuşa,kediye,kırmızı pantolonlu adama,öylece sakin duran bir bisiklete ya da arabaya,kendi kuyruğuna,sahibine,mama kabının dolu olmasına...İşte öyle neye kızdığını bilmeyen köpek edasında bu özlem.Özlüyor işte her şeyi,havayı suyu bile derler ya Yeşilçam filmlerinde gurbetçi amcalar.Sonra gelir bir de Türkiye'nin toprağını öperler.İşte o abartı değil.Tamam abartı gelince toprağı öpmeyeceğim tabi ki :) Ama öyle bir özlem ki tarifi imkansız.Kahvaltıya oturursun,kavanozun yarısına kadar bitirirsin nutellanı ama geçmez gene.Her şey tatsızdır.Sokağa çıkıp gezsen onu istemez canın,biriyle sohbeti hele hiç çekmez canın.Açıp kitap okumak ?Eh...Belki.Ders çalışmak?Dalga mı geçiyorsun??!Ah evet bir de bu arada senden ders çalışman bekleniyor onu unutmamak lazım.
Evet.İtiraf ediyorum.Bunalımdayım!!! Adı da: Gurbet Bunalımı.

28 Ekim 2010 Perşembe

...!

Kendini anlatmak isteyip anlatamamak,tüm cümlelerinin düşüncelerinin sadece kendi içinde kalması...İğrenç!İnsan kendini anlamlandırmak için kendi cümlelerini kurmalı ve bunları paylaşabilmeli diğer insanlarla.Hayata bakışını,bir olay hakkındaki yorumunu.Paylaşmalı paylaşmasına da...Karşındaki de senle aynı bakmıyorsa hayata ? Senin cümlelerin yoksa onun lügatında ? Sen bir cümle kurduğunda soru işareti dolu gözler oluyorsa karşında bulduğun ... İşte bu en berbatı.Aynı dilde konuşsa da iki insan anlaşamıyorsa bu değil midir dünyanın felaketi? Aynı kelimelere farklı anlamlar yüklüyorsa... Şu "eküri" olayı! İnsan illa istiyor yanında birisi olsun. İnsan Nietszche gibi olamıyor her zaman.İlla ki arıyor cümlelerine aynı anlamları yükleyecek bir yoldaş olsun yanında.Bulamadı mı dünyanın en güzel yerinde olsa, en eğlenceli şeylerini yaşasa bile hapiste gibi! Dünyanın en güzel,en mükemmel, en parlak, en en en herbişeyi olan bir nesneyi görse insan ama bunu sadece kendisi görse mesela.Zevk alır mı acaba gördüklerinden? Kelimeleriyle anlatamadıktan sonra? Yorumları anlaşılmadıktan sonra? Hayal şehrine gitmiş de olsa zindanda değil midir o insan aslında? Hayaller de paylaşılmalı. Görülen bir güzellik de kalmamalı insanın içinde yapayalnız.Olmamalı hiç bir kimse yek,başka,soyut.Hiç değilse cümleleri anlamlı olmalı herkes için,insanlar birbirlerini anlamaya çalışmalı.At gözlükleri takıyoruz gözlerimize.Kendi yolumuz dışındakileri eliyoruz hayatımızdan,görmek bile istemiyoruz onları.Başkalaşmak istemiyoruz her nedense.Kendi yolumuzu en ulu,en doğru, en mükemmel sanma yanılgısına düşüyoruz.Doğamızda mı var kibir nedir? Dinlemiyoruz yanı başımızda duranı,dinler gibi yapıyoruz.Hayata bir de onun gözünden bakmayı denemiyoruz.En mükemmel hayat benim gözlerimden gördüğüm hayat ya hani...Bir de onunkinden bakmıyoruz,tenezzül dahi etmiyoruz.Gerek yok başka gözlüklerden bakmaya hayata.At gözlüklerimizle mutluyuz.

Sonsöz:
"İnsanlar yalnızca anladığı şeylerden konuşsaydı dünyadaki sessizlik dayanılmaz olurdu."      Max Lemer

28 Eylül 2010 Salı

Yeni bir hayatın kapı eşiğinde kalakalmak öylece... Büyük bir hevesle aldığın kazağın delik çıkması gibi ya da cafcaflı bir hediye paketinden çıkan "hiçbirşey" gibi. Yeni bir sayfa,tertemiz olanından dedikleri.Sahi mümkün müydü böyle bir şey? Dünyanın bir ucuna gelmek... Aptal cesaretiyle,gözlerini yummuş veya at gözlüğü takmışçasına. Koşarak,uçarak gelmek. Yıllar yılı uğraşıp var ettiklerini şımarık bir çocuğun 2 gün önce alıp oynamaktan bıkmışçasına fırlattığı oyuncak gibi fırlatmak. Bu kadar mı kolaydı? Evet. Oldukça kolay. Her şey nefes almakta bitiyor aslında başka şey değil.

29 Ağustos 2010 Pazar

(boş)

    Bir gün uyanırsın.Sıradandır aslında.Öyle her zamanki alelade günlerdendir işte.Kalkar elini yüzünü yıkar kahvaltıya oturursun.O sırada anlarsın işte o midendeki garip histen bir şeylerin yolunda gitmediğini.Bir şeylerin değiştiğini.Sonra hatırlamak istersin,hatırlamaya çalışırsın.Aklındaki o koca boşlukta cevap bekleyen bi soru vardır."Değişen ne?"
    Aylardan Eylül'dür.Bilmediğin,tanımadığın bir yerdesindir.Lanet okursun içinden,geri dönmek istersin ama hayat seni oraya sürüklemiş ve geri dönmeye hiç mi hiç niyeti yok.Anlarsın.Yola devam etmeye çalışırsın.Alışmayı dener,insanlarla sohbet edersin,kaynaşmak adına.Sonra arkadaş olursunuz ve belki de alışabilirim buraya dersin.Aradan geçen yıllardan sonra onlar senin "lise dostların" olmuştur.Acaba olmuş mudur?Hah.Şapşal.Sen kendini kandırırsın işte ancak.Dost?Bu kelimenin anlamı?Bilen,duyan  var mı şu günlerde acaba?Sen de kalkmışsın bunlar benim lise dostlarım diyorsun.Ne yaptın ki dostun olsunlar?Veya ne yaptılar ki dost diye nitelensinler?Dost sıfatı acaba durduk yerde seni görmemek istemeye başlayanlara verilebilecek bir sıfat mıdır ki?Hayır,değildir.Sabredersin.Yüzsüzlük bile yaparsın.Hatalarını anlayacaklar dersin,affetmeye çalışırsın.Hayır.Hatalarını anlamazlar.Devam ederler aynı biçimde.Sen de geçen yıllardan elinde kalanlara bakarsın.Sahi lise yıllarından elinde ne kalmıştı?Bir adam,birkaç gerçek dost ve geri kalan.
    Aylardan Eylül'dür.Bir bilinmeze yol açma arifesidir.Yeni bir okyanusa balıklama dalmak günü yaklaşmaktadır.Elindekilere baktığında gördüğün tablo seni güldürür.Aynı zamanda kalbini parçalar.Ben nerde yanlış yaptım dersin?Bulamazsın.Çok mu safım dersin ama masumiyetin iyi bir şey olduğunu düşünenlerdensindir hala.Peki o halde ne?Mideni huzursuzlandıran,boğazına koca bir yumru oturtan şey;ne?Bir bilene danıştım."Yalnızlık" dedi."Elimde kalan ne diye düşündüğünde gördüğün o koca boşluk...Bir adam diyosun.Adamlara güven olmaz.Belki onları alıp hayat arkadaşı yapıyoruz kendimize ama bir çoğunu da güvenilmez olarak niteliyoruz bu hayat arkadaşımızı bulana kadarki yolculuğumuzda.Bir kaç dost diyorsun ya işte onlara daha çok güven."dedi.Önemli olan ruh yalnızlığı.Kendini yalnız hissetme hastalığı."Unutma!" dedi bilge kişi, "yalnızlık ömür boyu".
     İşte o Eylül ayında değişen buydu.Hayatta çok güvendiğim o adama artık güvenmediğimi fark etmem.Bunu algılamam çok uzun sürdü.Kabullenmek istemedim uzun bir süre.Bile bile kör maymunu oynadım belki ama gerçekler bir gün insanın yüzüne çarpıyor o klişe -tokat- biçiminde.Hayatta bir tek kendine güven demişti babam.Ne kadar da haklıymış meğer.

17 Ağustos 2010 Salı

bugün git yarın gel

İnsanlar toplu yaşayalım derken hayatı kendilerine zehir ediyorlar her nedense.Karşılıklı anlayış "sıfır" günümüzde.En ufağından bi bankada bankacı kadın yukarıdaki bankolarda yazan numaraları yanlışlıkla 11 yapmak yerine birden bire 12 ye ilerletmiş ve iki kişi gelmiş yanına sonra bankacı kadın 12 numaranın biraz beklemesini söyleyince 12 numara birden agresifleşir ve "bi numara basmayı öğrenememişsin gelmişsn bankacı olmuşsun hayret birşey" şeklinde karşı tarafın da kendisinin de sinirini yok yere bozar.Bir başkası bankanın kapanış saatinin 17:30 yazıyor olmasına karşın saat 17'de bankada olan "ben"e "sistemim kapandı yarın gelseniz" demek suretiyle ta evden kalkıp oraya gelmiş olan "ben" i evime geri gönderir.Sebep?İşten 15 dk daha erken çıkıp evine 15 dk daha erken varmak.Bu devlet daireleriydi,bankalardı aman aman uzak durun.Hepsi birbirinden beter yav sinir bozmaya bire bir.