Resim

Resim

28 Ekim 2010 Perşembe

...!

Kendini anlatmak isteyip anlatamamak,tüm cümlelerinin düşüncelerinin sadece kendi içinde kalması...İğrenç!İnsan kendini anlamlandırmak için kendi cümlelerini kurmalı ve bunları paylaşabilmeli diğer insanlarla.Hayata bakışını,bir olay hakkındaki yorumunu.Paylaşmalı paylaşmasına da...Karşındaki de senle aynı bakmıyorsa hayata ? Senin cümlelerin yoksa onun lügatında ? Sen bir cümle kurduğunda soru işareti dolu gözler oluyorsa karşında bulduğun ... İşte bu en berbatı.Aynı dilde konuşsa da iki insan anlaşamıyorsa bu değil midir dünyanın felaketi? Aynı kelimelere farklı anlamlar yüklüyorsa... Şu "eküri" olayı! İnsan illa istiyor yanında birisi olsun. İnsan Nietszche gibi olamıyor her zaman.İlla ki arıyor cümlelerine aynı anlamları yükleyecek bir yoldaş olsun yanında.Bulamadı mı dünyanın en güzel yerinde olsa, en eğlenceli şeylerini yaşasa bile hapiste gibi! Dünyanın en güzel,en mükemmel, en parlak, en en en herbişeyi olan bir nesneyi görse insan ama bunu sadece kendisi görse mesela.Zevk alır mı acaba gördüklerinden? Kelimeleriyle anlatamadıktan sonra? Yorumları anlaşılmadıktan sonra? Hayal şehrine gitmiş de olsa zindanda değil midir o insan aslında? Hayaller de paylaşılmalı. Görülen bir güzellik de kalmamalı insanın içinde yapayalnız.Olmamalı hiç bir kimse yek,başka,soyut.Hiç değilse cümleleri anlamlı olmalı herkes için,insanlar birbirlerini anlamaya çalışmalı.At gözlükleri takıyoruz gözlerimize.Kendi yolumuz dışındakileri eliyoruz hayatımızdan,görmek bile istemiyoruz onları.Başkalaşmak istemiyoruz her nedense.Kendi yolumuzu en ulu,en doğru, en mükemmel sanma yanılgısına düşüyoruz.Doğamızda mı var kibir nedir? Dinlemiyoruz yanı başımızda duranı,dinler gibi yapıyoruz.Hayata bir de onun gözünden bakmayı denemiyoruz.En mükemmel hayat benim gözlerimden gördüğüm hayat ya hani...Bir de onunkinden bakmıyoruz,tenezzül dahi etmiyoruz.Gerek yok başka gözlüklerden bakmaya hayata.At gözlüklerimizle mutluyuz.

Sonsöz:
"İnsanlar yalnızca anladığı şeylerden konuşsaydı dünyadaki sessizlik dayanılmaz olurdu."      Max Lemer

19 Ekim 2010 Salı

Kafamın üstündeki baloncuk

Bu Erasmus denip yaldızlı harflerle süslenen meret var ya...Garip bir şey yahu.İnsanı bi an "lanet ben niye buradayım ki" gibi düşüncelere sürükleyebildiği gibi hemen sonraki an "ahhh ne de güzel eğleniyorum" veya "vay be neler gördüm şu genç yaşımda" gibi düşüncelerin koynuna da atabilmekte.Bilemedim ya henüz çözemedim iyi bir şey mi kötü bir şey mi.Ama hani "küreselleşen dünya" diye bir tabir vardır ya işte onun çok iyi bir kanıtını seriyor gözlerinin önüne insanın.Gerçekten de senin dünyana upuzak olduğunu düşündüğün diyarlardan gelen insanlarla aynı zevkleri paylaştığınızı görebiliyorsun.Aynı şarkıcıya hayransınız aynı filmi yaklaşık aynı tarihlerde izlemişsiniz.Hatta aynı esprileri yapıyorsunuz arkadaşlarınıza.Bunları gördükçe insan hem şaşırıyor hem de memnun oluyor nedense.Normal olmak,sıradan olduğunu bilmek,diğerleriyle benzerliklerini görmek mutlu ediyor her nedense insanları.Oysa marjinal olmak için epeyce emek sarf etmez mi bu insanoğlu?? Ben çözemedim ya.Bunlar da şu 10 dakikada aklımda dolaşan sorular ve düşüncelerdir.

28 Eylül 2010 Salı

Yeni bir hayatın kapı eşiğinde kalakalmak öylece... Büyük bir hevesle aldığın kazağın delik çıkması gibi ya da cafcaflı bir hediye paketinden çıkan "hiçbirşey" gibi. Yeni bir sayfa,tertemiz olanından dedikleri.Sahi mümkün müydü böyle bir şey? Dünyanın bir ucuna gelmek... Aptal cesaretiyle,gözlerini yummuş veya at gözlüğü takmışçasına. Koşarak,uçarak gelmek. Yıllar yılı uğraşıp var ettiklerini şımarık bir çocuğun 2 gün önce alıp oynamaktan bıkmışçasına fırlattığı oyuncak gibi fırlatmak. Bu kadar mı kolaydı? Evet. Oldukça kolay. Her şey nefes almakta bitiyor aslında başka şey değil.

29 Ağustos 2010 Pazar

(boş)

    Bir gün uyanırsın.Sıradandır aslında.Öyle her zamanki alelade günlerdendir işte.Kalkar elini yüzünü yıkar kahvaltıya oturursun.O sırada anlarsın işte o midendeki garip histen bir şeylerin yolunda gitmediğini.Bir şeylerin değiştiğini.Sonra hatırlamak istersin,hatırlamaya çalışırsın.Aklındaki o koca boşlukta cevap bekleyen bi soru vardır."Değişen ne?"
    Aylardan Eylül'dür.Bilmediğin,tanımadığın bir yerdesindir.Lanet okursun içinden,geri dönmek istersin ama hayat seni oraya sürüklemiş ve geri dönmeye hiç mi hiç niyeti yok.Anlarsın.Yola devam etmeye çalışırsın.Alışmayı dener,insanlarla sohbet edersin,kaynaşmak adına.Sonra arkadaş olursunuz ve belki de alışabilirim buraya dersin.Aradan geçen yıllardan sonra onlar senin "lise dostların" olmuştur.Acaba olmuş mudur?Hah.Şapşal.Sen kendini kandırırsın işte ancak.Dost?Bu kelimenin anlamı?Bilen,duyan  var mı şu günlerde acaba?Sen de kalkmışsın bunlar benim lise dostlarım diyorsun.Ne yaptın ki dostun olsunlar?Veya ne yaptılar ki dost diye nitelensinler?Dost sıfatı acaba durduk yerde seni görmemek istemeye başlayanlara verilebilecek bir sıfat mıdır ki?Hayır,değildir.Sabredersin.Yüzsüzlük bile yaparsın.Hatalarını anlayacaklar dersin,affetmeye çalışırsın.Hayır.Hatalarını anlamazlar.Devam ederler aynı biçimde.Sen de geçen yıllardan elinde kalanlara bakarsın.Sahi lise yıllarından elinde ne kalmıştı?Bir adam,birkaç gerçek dost ve geri kalan.
    Aylardan Eylül'dür.Bir bilinmeze yol açma arifesidir.Yeni bir okyanusa balıklama dalmak günü yaklaşmaktadır.Elindekilere baktığında gördüğün tablo seni güldürür.Aynı zamanda kalbini parçalar.Ben nerde yanlış yaptım dersin?Bulamazsın.Çok mu safım dersin ama masumiyetin iyi bir şey olduğunu düşünenlerdensindir hala.Peki o halde ne?Mideni huzursuzlandıran,boğazına koca bir yumru oturtan şey;ne?Bir bilene danıştım."Yalnızlık" dedi."Elimde kalan ne diye düşündüğünde gördüğün o koca boşluk...Bir adam diyosun.Adamlara güven olmaz.Belki onları alıp hayat arkadaşı yapıyoruz kendimize ama bir çoğunu da güvenilmez olarak niteliyoruz bu hayat arkadaşımızı bulana kadarki yolculuğumuzda.Bir kaç dost diyorsun ya işte onlara daha çok güven."dedi.Önemli olan ruh yalnızlığı.Kendini yalnız hissetme hastalığı."Unutma!" dedi bilge kişi, "yalnızlık ömür boyu".
     İşte o Eylül ayında değişen buydu.Hayatta çok güvendiğim o adama artık güvenmediğimi fark etmem.Bunu algılamam çok uzun sürdü.Kabullenmek istemedim uzun bir süre.Bile bile kör maymunu oynadım belki ama gerçekler bir gün insanın yüzüne çarpıyor o klişe -tokat- biçiminde.Hayatta bir tek kendine güven demişti babam.Ne kadar da haklıymış meğer.

24 Ağustos 2010 Salı

-- -

Yaklaşan fırtınanın uğultusunu duyuyordu kulaklarında.Hissediyordu gelenin gerçekten güçlü bir şey olduğunu ama belki de hayal bile edemiyordu onun gücünü.O yüzdendi bu durgunluk,hissizlik.Sanki olan ya da olacak bir şey yokmuş gibilik.Oysa biliyordu evet.Çok şey değişecekti bununla birlikte.Belki tepetaklak olacaktı tüm bildikleri,belki tüm yanlışları doğru çıkacaktı.Ya da bir de dönüp bakacaktı ki aslında yapayalnızdı.Ya da baktığında gördüğü sevgi dolu bir aile,kardeşten öte arkadaşlar olacaktı.10 aydı ya söz konusu.300 koca gün.Hayal kurmak,nasıl bir şey olacağını tasavvur etmeye çalışmak her şeyi daha da zorlaştırmayacak mıydı?Kurduğu hayaller gerçeklerle uyuşmayınca ne olacaktı?Ömür boyu bundan korkmuştu ama her durumda da hayal kurmaktan kurtaramamıştı paçayı.Korkuyor muydu?Bilmiyordu.Ne hissediyor ne düşünüyor bilmiyordu.Bir şey düşünüyor muydu ki...Düşünecek bişey var mıydı?Sadece yıllar yılı kurduğu hayat,alıştığı çevre geride kalacaktı.Hiç bilmediği tanımadığı bir ülkeye gidecekti...Hepi topu buydu olan.Bazen düşünüyordu evet.Ne yapacaktı orda?Gerekli miydi bu?Ama gerekliydi bundan emindi.Yine de ne yapmaya gidiyordu?Ne yapmalıydı?Ya bunun sonu?İyi mi olacaktı??

19 Ağustos 2010 Perşembe

İranlı Kadın

Çok izlemek isteyip de bir türlü izleyemediğim filmlerden biriydi Persepolis.Birçok kez hakkında övgülerle bahsedildiğini duymuştum.Merakla izledim filmi ve gerçekten bütün bu övgüleri fazlasıyla hakettiğini anladım.Film İran devriminin bir özeti.Bu devrimin özellikle bir kadının hayatını nasıl etkilediğinin kısa hikayesi...Önceleri normal bir yaşantısı olan ailenin kadınları devrimden sonra tüm İranlı kadınlar gibi çarşafa bürünmek zorunda kalırlar.Bunu en ağır şekilde hisseden ise o dönemlerde henüz genç bir kız olan Marjel olmuştur.Devrimin üzerine bir de Saddam'ın İran'a saldırmasıyla İranda kaotik bir ortam hüküm sürmeye başlamıştır.Bu sebeple ailesi onu bu kötü ortamdan korumak istemiş ve Fransa'ya göndermiştir.Fransa'da kendini sürekli "yabancı" hisseden Marjel oraya ait olmadığı saplantısına kapılır ve İran'a geri döner.Özellikle bu dönüşten sonra İran'daki yeni otoritenin kadınlar üzerindeki baskıcı tutumu iyice hissedilir.Filmi izlerken bir kadın olarak ne kadar şanslı olduğumu,özgürlüğün her bir damlasının ne kadar da değerli olduğunu hissettm ve düşündüm.En ufağından sevgilisiyle elele dolaşmak kadının kırbaç cezasına çarptırılmasına sebep olan bir durumdu.Önüne gelen her erkek gördüğü kadının makyajına,türbanının düzgün olup olmadığına,çarşafının uzunluğuna veya pantolonunun darlığına karışma hakkına sahipti filmde.Bu o kadar onur kırıcı geldi ki bana filmi izlerken afakanlar bastı.Bir ulusun nerden nereye geldiğini çok çarpıcı biçimde gözler önüne seren bu film mutlaka izlenmeli.

17 Ağustos 2010 Salı

bugün git yarın gel

İnsanlar toplu yaşayalım derken hayatı kendilerine zehir ediyorlar her nedense.Karşılıklı anlayış "sıfır" günümüzde.En ufağından bi bankada bankacı kadın yukarıdaki bankolarda yazan numaraları yanlışlıkla 11 yapmak yerine birden bire 12 ye ilerletmiş ve iki kişi gelmiş yanına sonra bankacı kadın 12 numaranın biraz beklemesini söyleyince 12 numara birden agresifleşir ve "bi numara basmayı öğrenememişsin gelmişsn bankacı olmuşsun hayret birşey" şeklinde karşı tarafın da kendisinin de sinirini yok yere bozar.Bir başkası bankanın kapanış saatinin 17:30 yazıyor olmasına karşın saat 17'de bankada olan "ben"e "sistemim kapandı yarın gelseniz" demek suretiyle ta evden kalkıp oraya gelmiş olan "ben" i evime geri gönderir.Sebep?İşten 15 dk daha erken çıkıp evine 15 dk daha erken varmak.Bu devlet daireleriydi,bankalardı aman aman uzak durun.Hepsi birbirinden beter yav sinir bozmaya bire bir.