Resim

Resim

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Mutlu yazı.

           Bugün mutluyum. Artık yeni bir "Sabahattin Ali" yolculuğuna yalnızca sayılı günler kaldı çünküüü... Tam zamanıydı. Kendisini çok özlemiştim. Epeydir iletişemedik canımla. Ama, 2-3 haftadır biriktirdiğim paramla gittim ona bir sürpriz yaptım. Dayandım kapısına. Dost kitabevinde buluştuk. Uzun uzun okşadım, kokladım onu. Bakalım bu sefer bana ne hikayeler anlatacaksın dedim. Aslında onunla tanışıklığım sadece bir tek kitaptan ibaret. Ama o, o kadar benden oldu ki tek bir kitapla. Bir başka kitabını elime almaya çekindim uzun bir süre. O sürede çok özledim işte evet! O sürede hayat bana çok ağır geldi sensiz. Hele hep bu korkuyla yaşamak, ya seni kaybedersem?! Ya hayallerimi de seninle birlikte kaybedersem? Ya senin hakkında yanılmışsam? Lakin hayır; beni hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyorum Sabahattin. Belki, ilerde bir oğlum olursa babası da seninle ben kadar iyi anlaşırsa, belki oğluma ismini veririm Sabahattin. Tabii  içimizdeki şeytan bize bir oyun oynamamış olursa...

26 Ağustos 2011 Cuma

Şıp koysak başlık, çok şık olur gibi.

            Şıpsevdi diye bir sakız vardı bi zamanlar. Belki hala var tam emin değilim. Böyle şekerli, meyveli tuttili fruttili bi sakızdı işte o da. Ama içinden böyle bi falımsı karikatürümsü bir şey çıkardı. Minik bir kağıt. Üzerinde hep birer şirinlik muskası olan bi oğlan bi kız olurdu. Bu kız hep şıp diye severdi oğlanları. Hep böyleydi bu evet. Sonra oğlan da her ne hikmetse şıp diye severdi kızı. İsmail YK yoktu tabi o zamanlar. "Beni beğeneni been beğenmem, benim beğendiim beni beenmez" çağlarından uzaktı onlar. Şıp diye sevilirdi insanlar. Daha doğrusu eskinin deyimiyle sevişirdi şıp diye. Oğlan kızın gözünden mi anlardı sevildiğini, kız mı oğlana kaş göz eder, efsunlar mı yapardı bilmem. Küçüktüm o zamanlar. Aklım ermiyordu böyle şeylere. Sadece o fallı mallı minik kağıttaki  karede illa ki bir adet kalp bulunurdu. Biz kız çocukları çok severdik böyle kalpli malpli, kırmızılı pembeli şeyleri. Büyüdüm hala severim orası ayrı mevzu ya... Ben ordaki kıyı köşede duran kalplere bakardım işte. Sevgi,aşk o kalpler kadar saf ve basitti. O sakız paketinin içinden çıkan  o minicik kağıttaki minicik kareye sığabilecek kadar basitti gözümde.
           Olayın temeli o kırmızı, pembe kalplerdi aslında. Yoksa şimdi abarttığımız gibi değil.
Böyleydi işte.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Saçmalıyorumrumrumrum.

           Şu sıra hiç bir zaman olmadığım kadar çok ilgiliyim seninle değil mi blogum? Pek iyi aramız, aman bozulmasın. Bakıyorum bazı bloglara böyle süpersonik hoş temalar yaratmışlar falan. Çok kıskanıyorum. Benim blogumun nesi eksik len diyorum kendi kendime hep. Ama olmayınca olmuyor. Benimkisi hep böyle iç karartıcı temalara sahip olacak sanırım, kaderi bu.Neyse ama bir ara gene bir değişiklik girişiminde bulunayım diyorum. Bunu da buraya not düştüm işte, ki ilerde unutmayayım.Aman tanrım.Çok zekiyim bu akşam.

Kendimden bahsettim.

           İki gündür dinlediğim Midlake şarkısının haddi hesabı yok. Birkaç kez daha dinlersem mp3 kendi kendini imha edecek diye korkmuyor değilim. Lakin o melankolinin yumuşak kollarına bırakmak yok mu kendini, özlemişim dersem abartmış olurum ama yine de burada olmak güzel.

           Hani hayat güzel, yaşamak güzel diyen iyimser insanlar var ya, ben bu iyimserliğe hep mutsuzken sahip oluyorum. Mutluyken, bir sıkıntım yokken hayat hep boktan benim için. Gel gör ki kendime bir şeyleri dert edindim mi hemen başlarım "ahh hayat yine de güzell!" söylemlerime.

           Ruhum seviyor mutsuzluğu. Belki de ben mutsuz olmak için geldim dünyaya. Belki de dünyadaki insanlar mutlu olmak üzere yaratılanlar ve mutsuz olmak üzere yaratılanlar olmak üzere ikiye ayrılmışlardır, iyi ve kötü yerine. Öyle ya, hani yine alışılagelmiş bir sözdür bu; mutsuz olmazsak mutluluğun değerini nereden anlarız diye. Belki de budur yaşamın temel felsefesi ne bileyim.

           Ha, şimdi bunu okuyup beni mutsuz, çilekeş sanmayın. Hiç bir sıkıntım, derdim yok. Hatta hava atayım azıcık, tatile bile gidicem haftaya. Akdeniz sahillerinde deniz,güneş,kum üçlüsünün cılkını çıkarana kadar uzuun bir tatil yapacağım. Hatta sanki okulumla aynı şehirde yaşamıyormuşçasına derslerin başlayacağı günden sadece 1 gün önce burada olacağım.

           Ama benim için, melankolik olmaya sebep gerekmiyor nedense. Kendimce bir şeyi, hem de en alaksız bir şeyi - misal; kayısılar kurutulur, kurutulunca büzüş büzüş olur, yaşlanmış gibi... çok üzünç bir görüntü- dert edinip kendimce böyle Midlake'ler, Radiohead'ler, Elliot Smith'ler dinleyip, balkonun yerine minder atıp akşam karanlığında evlerin ışıklı pencerelerinin içinde ne hayatlar yaşandığını hayal edebilirim. Tabi elimde dumanı tüten bir kahvemle.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir ilişkiyi bitirip, üstünü örttükten sonra yenisine başlamak;ikinci kez izlediğin halde sonunda yine ağladığın bir film gibi.

Anlamsız

             Bu sabah başımı yataktan kaldıramadım. Binlerce düşünce üşüşmüştü yine o bazı sabahlarda olduğu gibi aklıma. Uyandım. Yataktan çıkmak bir yarım saatimi almış olsa da uyandım. Sessizdim -dışardan bakarsan. Kargaşaydı içerdekininse ismi.

             Genelde bomboş olur aklım sabah uykudan kalkınca, yine sessiz olurum.Boşluktan. Söyleyecek lafım yoktur. Bugünse tam tersine, binlerce düşüncenin hücum etmesiyle baş edemeyen zihnim yine tepkisizce dolandırdı beni işte. Evin içinde ruh gibi... Bu anlarda dışarıdan gelen etkileri de anlayamıyorum. Biri bana seslense duymuyorum mesela. İstemsiz. Düşünceli gibi görünsem de tek bir düşünceyi bile yakalayamam bu anlarda. Aslına bakarsanız fazla düşüncelerin içinde boğulurum, beynimdeki boşluktan pek de bir farkı yoktur.

Anlamsız.


Bu akşam içimdeki ben, bu şarkıyı mırıldanıyormuş.O.o ( bu kadar sevdiğim bi smiley hiç olmadı)